Sınavcı Sistemin Psikopatolojisi!

0
78

Protagoras’a göre; “İnsan her şeyin ölçüsüydü!” Yarışmacı eğitim sistemlerine göre ise “her şeyin ölçüsü sınavlardı!” Eğitimde sınavlar; öğrencilerin bilgi, beceri, yetenek ve davranış kazanımlarındaki psikososyal gelişimini ölçmeye ve değerlendirmeye yönelik bir araçtı.  Aracı amaç haline getiren olgunun adı ise “sınavcılıktı!”

Paul Foulquie, Pedagoji Sözlüğü’nde “sınavcılık” maddesini şöyle açıklıyordu: “Sınavcılık; Sınavlara haddinden fazla önem verilmesi ve bu yüzden bunların anne babalar ve sonra da onların etkisiyle çocuklar ve hatta öğretmenler ve eğitim teşkilatı için başlıca kaygı konusu haline gelmesi ve öğrencilerin değerini ölçmenin başlıca aracı olarak görülmesidir.”  Foulquie, “sınavcılığın eğitim cihazının gerçek hastalığı” olduğunu da aktardığı aynı sözlükte “Sınavlar üzerine” başlığı altında eğitimcilerin şu görüşlerini de paylaşıyordu: “Renan; Sınavlar ve konkurlar (seçme sınavları ve yarışmalar) şifa bulmaz bir senilite’ye (ihtiyarlığın ayırt edici özelliklerini oluşturan patolojik ve gerileyici veçhelerin tümüne) yol açmaktadır.” “Hubert; Kamu öğretiminin en büyük kusuru, sürekli olarak sınav kaygısının baskısı altında olmasıdır.” “Le Bon; Geleneksel sınav ve konkurlar, feodal rejime oranla daha derin ve daha haksız sosyal farklılıklar yaratmıştır.”

Seçme, yarışma türü sınavların gelenekselleştirilerek “daha derin ve haksız sosyal farklılıklar” oluşturulduğu, dolayısıyla “eşitsizliğin daha da derinleştirildiği” sistemin adı kapitalizmdi. Ve bu sistemde “her şeyin ölçüsü de paraydı!”

Toplumsal, kamusal eğitimin klasik hedefi; bireylerin bilgi, beceri, yetenek, yeterlik ve yetkinlik kazanımlı sağlıklı psikososyal gelişimiydi.. Bireyci, benci, bencil “modern zamanlarda” ise,  eğitim kâr edilecek bir tüketim nesnesine dönüştürülerek ticarileştirildi.. Dolayısıyla “sınavcılık” marifetiyle “piyasaya” sürülmesi ve toplumsal yetkinliğin yerini de “müşteri memnuniyetinin” alması kapitalist sistemin tabiatından geliyordu! Bu memnuniyet çarpıcı ve çekici reklamların illüzyonistliğinde markalar üzerinden yapılmaktaydı. Martin Brovn, Modern Çağda Kişilik Sorunu adlı kitabında, Marks’ın, “sahip olma ve tüketme arzusuna yenik düşen insanın güdük kaldığı” sözünü aktarıyor ve onun “yabancılaşma” tanımı üzerinden her türden yabancılaşmanın modern çağın hastalığı olduğunu anlatıyordu. Yarışma ortamlarındaki her türden eşitsizliğin sonucu ise “öğrenilmiş çaresizlikti.” Jung, Analitik Psikoloji adlı kitabında, “Vaktiyle öğrenilmiş tepkilerle geri itilen güdülerin doyum çabaları “nörotik” belirtilere dönüşüyor” diyordu.. Öte yandan sınavcılık, eğitimi;  “marka okul kazanabilme düşkünlüğüne” düşürmekteydi..  Dolayısıyla neden olduğu kaygıların sinirsel gerilimiyle normal yaşamların alt üst olması ve gerilimlerin kılık değiştirmiş biçimde dışa vuran ısrarlı girişimleriyle sürekli tekrarlanan bir davranış haline gelmesi ihtimali de sistemde mevcuttu.. Ki, Fromm, Sağlıklı Toplum adlı kitabında bu tür bireysel nevrotikliğin toplumsal nevroz bunalımlarına yol açma ihtimalinin her zaman var olduğunu söylemekteydi.. ‘Psikososyal Gelişim Kuramı’nı “yaşamın 8 evresi” üzerinde inşa eden Erikson’un konuyla ilgili “6-12 yaş evresinin başlığı; Başarılı olmaya karşı aşağılık duygusu, 12-18 yaş evresinin ise Kimlik kazanımına karşı kimlik krizi” şeklindeydi..

Erikson, beşinci evreyle ilgili özetle şöyle diyordu: “Ergenlikle birlikte, bireyin toplumsal yaşamdaki rolünü tanımlayabilme çabasıyla başlar ve genellikle öğrenimini bitirmesi, bir işe girmesi ve bir eş seçimiyle sonlanır. Kimlik sorunları en çok bu evrede ağırlık taşır. Birey bu bunalımını olumlu bir biçimde çözemezse kimlik karışıklığı içine düşecek, bunun sonucunda da yaşamda oynadığı rolden hiçbir zaman emin olamayacaktır. Bu evre bireyin kimliğinin birçok yönünün çözüme bağlandığı bir evredir ama bu oluşum tek bir etkene bağlanamaz ve tek bir olay diğer bir evreye geçişin nedeni olamaz.”

Buradan hareketle, ergenlerin kimlik kazanımının ve krizinin sınav merkezli eğitim sistemlerinde ‘sınavcılık’ marifetiyle tek bir etkene; sınavlara bağlandığını ve bu olayı diğer evrelere geçişin nedeni yaptıklarını söyleyebiliriz diye düşünüyorum.. Bu bağlamda TEOG sınavlarının kaldırılmasını doğru buluyorum.. Ve fakat TEOG yerine önerilen okul başarısı ilk %5 veya %20’lik dilimde olan öğrencilere tanınacak ‘marka okullara yerleştirme sınav hakkını’ ise “eşitsizliği daha da derinleştireceği” gerçeğiyle doğru bulmuyorum..

Öğrencilerimizin eğitime erişimde fırsat ve imkan eşitliğinin sağlanarak ilgi, bilgi, beceri, yetenek ve yeterlikleri doğrultusunda okullara sınavsız yerleştirilmelerini umuyor, Hz. Ömer’in, “Ben hakkı adamına göre tanımam, önce hakkı tanırım sonra adamını da tanırım” sözünü eşitliğin adaleti düşüncelerine “şerh” düşüyorum..

Selam ve saygılar… ozdemirgurcan23@gmail.com

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here