Günaydın sevgili okuyucularım, nasılsınız bu sabah? Hep bir şeyler bekleyerek geçiyor hayatımız. Dikkat ettiyseniz. Büyümeyi bekleriz, okulu bitirmeyi bekleriz, başarılı olmayı ve güzel bir iş sahibi olmayı umarak çalışarak bekleriz. İşimiz olur bu kez evlenmeyi bekleriz, evleniriz; bebeğimiz olsun diye bekleriz… Sanırım bekleyişlerin en güzeli o. Bebeğimiz gelir büyümesini bekleriz, okula gitmesini, yüksek okula gitmesini ve bekledikçe bekleriz… Hep gelecekten beklentilerimiz, çünkü gelecek hep bilinmeyen ve umut edilendir.
Şimdilerde benim beklentim ise sanırım birçoklarımızla aynı, bütün her şeyi bir tarafa bırakmış o güne endekslemişim kendimi. Okul tatili. Evet, okul tatilini bekliyorum. Çok özeldim çocukları, annelerini ve onlarla geçireceğim sayılı günleri. Bütün planlarımı erteledim, tatil sonrasına. Bir sürü şey birikti şimdiden. Ancak şimdi bekleme zamanı ve bu zamana konsantremi hiçbir şey bozmasın istiyorum. Aksine sevimli bir telaş içindeyim. Onlara sevdikleri her şeyi ve değişik sürprizler hazırlamakla uğraşıyorum. Kavuşma anını düşleyip gülümseyerek yapıyorum her şeyi.
Ve bu sabah simyacı takıldı aklıma. Simyacı kitabını okumuşsunuzdur. Paulo Coelho’nun ilk baskısını 1988 yılında yaptığı ve bizim ancak 2000’lerde okuduğumuz kitabın adı… Bütün dünyada yankılar yapan ve benim okuduğumda ilk sizinle paylaştığım çünkü paylaşılmaya değer bulduğumum muhteşem bir kitap, adeta bir öğreti, adeta bir felsefe, adeta bir macera sıradan ama sıradan olmayan.
Romanın kahramanı İspanyol koyun çobanı Santiago… Santiago tapınakta gördüğü rüyanın peşine düşerek hazinesini aramak üzere piramitlere doğru yol alır. Yolda başına gelmeyen kalmaz. Slam Kralı ile görüşür, zengin olur, parasını yitirir, madeni altına çeviren simyacılardan simya yapmayı öğrenir. Ve eşkıyaların eline düşer, başına gelmeyen kalmaz. Ve sonunda gerçek hazinesini bulur. Aradığı yerde değil. Bıraktığı yerdedir hazinesi!

Ve bu sabah gözlerimden uyku akarken, uykuya gözyaşı bulaşmışken, umutsuzca simyacı geldi aklıma… Bende simya yapıyorum herhalde dedim kendime. Oysa önce sınandığımı düşünüyordum. Bir sınav olmalı bu yaşadıklarım diyordum. Ve aslında ‘sınavlar simya yapmaktan başka nedir ki?’ dedim kendime. Bir hedefim var, bir isteğim. Aynen Santiago gibi…
Ve o hedef belki yanı başımdadır, hala göremedim, bulamadım, hala dolaşıyorum yıkıntılar arasında ve elime geçenleri yitiriyorum öylesine. Hırsızlar her tarafımda, birisi paramı çalarken bir diğeri zamanımı çalıyor. Hem de içimi yakacak kadar! Öylesine çalıyorlar ki hiçbir şeyi saklamıyorum artık. Hırsızlık olmasın diye adı. Ve elim bomboş ilerlemeye devam ediyorum, yeni kazançlar için ve kazandığımı yeniden yitirmemek için. Böylece belki gerçek ve tek kazancı bulabileceğim. Enerjin bitiyor. Bir ara sokakta tahta bir tabure üzerine siniyorum. Slam Kralı değil konuştuğum orda… Kendi kralımı buluyorum bütün kralların kralını. Saatlerce konuşuyorum, saatlerce o söylüyor ben dinliyorum. Hatta o söylerken ben eğiliyorum. Ve kalkıp gittiğinde, geçek sona daha çok var. Uzun bir yol dikenli, taşlı, derin uçurumlu ve sonunda ölümsüzlük diyorum. Ohhhhhh git-git biter mi bu yol???
Tevekkülle baş eğiyorum. Eğilip bana bunları sunan eli saygıyla öpüyorum. Gidilecek yollar, kaybedilecek zaman ve kazanılacak hediye için daha çok gözyaşı yine birçok bir kayıp yaşamam gerekiyor. Bana sunulanı kabul ederken aniden ortaya çıkan korkunç bir kuşku içimi kemiriyor! Ya bu benim yolum bir simya yolu değilse? Ya bir aptalsam, sadece sırf başarısızlığımdansa kaybetmem? Ya ben bir son avcısı değil de, sıradan bir çetenin eline düşmüş değersiz bir eşyaysam? Ya geçip gittiğim yollar gerçek değil de bir düşse? Ve bir korkaksam, aslında hiçbir zaman yola çıkmamış? Ve belki bu kuşkularda son için gerekiyor?
Gözyaşlarımı içime akıtıp kalkıyorum mihnet sunan eli öpüp alnıma koyuyorum. Gerçekte düş mü gerçek mi bilemediğim hayatıma dönüyorum. Giyiniyorum her zamankinden başka giysilerimi. “Oooo” diyor görenler. “Bazen sıradanlıktan çıkmak gerek” diyorum. Ve sıradanlıktan çıkmak için gereken tek bir şey var… Kendini gösteren ama ne olduğu bilinmeyen bir şey… Belki bir bakış her zamanki gözleri değişikmiş gösterebilen ya da bir gülümseme, dudaklara büyülü bir şekilde yerleşmiş, boyasız ama kızılmış gibi görünen bütün yüze ve hatta gözlerinin içine yayılan bir ışık. Ve ooo diyenlere soruyorsunuz, neden ooo? Değişen ne ki? Olduğum gibiyim giysilerimle, saçlarımla, hatta yıllardan beri belki yüzyıllardan beri böyleyim. Ooo demeniz neden? “Bilmem” dedi biri “Değişlik bir şey var sanki?” “Yok” dedim “saçım başım aynı, hatta botlarım. Nedir değişik görünen?” Bilmediler tabi nerden bilsinler daha iki dakika önce onlarla buluşmadan kendimle olan randevumda simyacı olduğumu ve bir kuşkucu…
Boş verin dedim, üzülmeyin, dıştan bir şey bulamadık diye. Bazen insanlar değişik görünebilirler hiçbir değişiklik yapmadan da. Önemli olan bunu görebilmek… Siz gördünüz demek enerjimi… Daha ne olsun ki tepeden tırnağa değiştim tabi.
Ben hem simya ile uğraşıyorum hem can üflüyor hem kişisel kaprislilerle uğraşıyorum… Haydutlarla dalaşırken ve hırsızlara malımı kaptırırken yolumun doğru yol olduğuna inanmak istiyorum.
Ve şimdilik sağlık ve sevgiyle kalın sevgili okuyucularım diyorum. Bazı sabahlar başka oluyor insan bu sabah gibi. Simyacıyı okumayı sakın unutmayın. Yase
Günün Şiiri
Anısı Biz Olalım Bu Sokakların
Anısı biz olalım bu sokakların
öpüşmediğimiz tek saçak altı
hiçbir otobüs durağı kalmasın
Biz yürüyelim kent güzelleşsin
gürültüsüz sözcükler bulalım
yeni sevinçlere benzeyen
Biz gelince bir yağmur başlar
yüzün çizilir buğulanan camlara
bir uzun karartma biter
akasyalar köpürür birdenbire
ve her avluda adınla anılan
çiçekler sulanır akşamüstleri
Bir arkadaş evine uğrarız yolüstü
bir fincan kahve içeriz, ısıtır bizi
başını sessizce omzuma koyarsın
gülüreyhan olur soluğun
Biz kalırız kuşlar dönüp gelir
her balkonda bir menekşe sesi
Belki yeniden güzelleştiririz
adları değiştirilen parkları
perdeleri hiç açılmayan evlerde
ışıklar yanar çocuk sesleri duyulur
tanıdık sevinçlerle dolar yeniden
kendi sesini kemiren alanlar
Anısı biz olalım bu sokakların
ve hiç durmadan yağmur yağsın
Biz gürültüsüz sözcükler bulalım
sarmaşıklar fısıldaşsın yine
Gidersek birlikte gideriz
yeni sevinçler buluruz hüzne benzeyen
Ahmet TELLİ
Sıyrılıp Gelen
Soluk bir ay dolanıyor
kentin üstünde her gece
Her gece bilge bir gezgin
tavrıyla adımlıyor yolunu
Güz yanığı bir durgun
sessizlikle örtülü her şey
ve yırtılmış bir tül gibi
savrulup duruyor zaman
Suların sesini dinle şimdi
ormanın fısıldayışlarını
usulca yarılıyor dağların göğsü
bir aşkı dinlendirmek için
Ve gözleri uzak yamaçlarda
aranıp dururken bir şeyleri
sessiz ve sakin beklemekte
bekledikçe bileylenen yürek
Belli ki dağların, denizlerin
ve göllerin üzerinden
sıyrılıp gelmektedir seher
Belli ki yakındır
doğayı ve hayatı sarsacak saat
Ahmet TELLİ
Günün Fıkrası
Uçak Kazası
5 yolcusu ile seyahat eden uçak düşmek üzere. Ve fıkra bu ya maalesef 4 paraşüt var. (Fıkranın orijinalinde uçak personelinden hiç bahsedilmiyor ne hikmetse:))) 1. yolcu; “Ben Shaquille O’Neill, NBA’in en kıymetli oyuncusuyum. Bana bir şey olursa LA Lakers zor duruma düşer, benim yaşamam lazım” diyor ve alıp 1. paraşütü atlıyor. 2. yolcu; “Ben Hillary Clinton, NY senatörü ve belki de gelecekte Amerika’nın ilk kadın Başkan adayıyım, benim de yaşamam lazım” diyor ve 2. paraşütü alıp atlıyor. 3. yolcu; “Ben George W. Bush. Amerika Başkanıyım. Dünya üzerinde politik sorumluluklarım, bombalayacağım yerler var daha. Aynı zamanda Amerika tarihinin gelmiş geçmiş en ZEKİ başkanının ölmesine izin vermezsiniz” diyip alıp atlıyor. 4. yolcu Papa son yolcu olan 10 yaşındaki çocuğun gözlerinin içine bakıp “Evlat ben yaşlı bir adamım, yaşayacağımı yaşadım, bu son paraşütü alıp atlamak senin hakkındır” diyince, çocuk Papa’ya bakıp, “Gerek yok amca geriye 2 paraşüt kaldı, şu Amerikanın en zeki başkanı benim okul çantamı alıp atladı…”
Günün Sözü
En uzak mesafe ne Afrika’dır, ne Çin, ne Hindistan, ne seyyareler ne de geceleri ışıldayan yıldızlar… En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir birbirini anlamayan…
Can YÜCEL




