Ocak Ayı Depresyonu…

0
54

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Yine elektrik yok. Dünde yoktu evvelsi günde. Neden niçin bu kadar kesiliyor birileri anlatsa keşke. Arkadaşlarımın, çoğunun elektronik aletleri arıza yaptı öyle böyle arızalar değil. Binlerce liraya mal olan arızalar. Ve hadi vazgeçtik elektronik aletlerinden resmen sağlıklarından oldular soğuk algınlığı, moral bozukluğu ve içinde bulunduğumuz korku, huzursuzluk, maddi sıkıntılar yüzünden. Ve sonunda hepimiz resmen depresyona girdik. Efendim Ocak ayı depresyonu imiş bu. Yani suçlu Ocak ayı… Hadi ya, zırt pırt kesilen elektrikler, ödenen sürü sepet  faturalar, çoğunun yüksekliği şuna buna ödenen paralardan kaynaklanıyor örneğin. Telefon faturası on liralık konuş 28 lira öde bu nasıl bir haksız kazanç anlaşılır gibi değil. Arkadaşım her ay 75 liralık bir paket almış telefon için adı lazım değil bir operatörden ama kendisine her ay  150 liralık fatura geliyor. Birlikte gidip sorduk bu ne ya diye? Olmaması lazım dediler. Ve baktılar ki arkadaşımdan habersiz iki paket internet yükleniyormuş telefonuna, her ay ki arkadaşım telefondan nete girmeyi bile bilmez değil ki iki paketi kullansın.

Ve zaten kendi paketindekini bile kullanamıyor ki? İnanılmaz bir haksızlık ve düzeltene dek canı çıkacak kuşkusuz ve fatura ödemeye devam edecek. Düşün ne kadar haksız kazanç sağlanıyor değişik şekillerde, aynı şeyi bende yaşıyorum ve bende dünya parayı haybeden ödüyorum. Yeminle tüylerim, diken, diken oluyor. Düşününce. Çevremiz haksızlık zinciri ile sarılmış sanki… Bunu kemiklerimizde belimizde algılıyoruz. Ve hakkımızı korumak için bu zincirlerin halkalarına çarpa, çarpa kendimizi helak ediyoruz. Ve biz yalnız değiliz bu sorunu yaşayanlar kuşkusuz.

Ve ocak ayı suçlu depresyonumuzdan! Ha ha… Hepimiz olumlu bir tek güzel sözcüğe bile hasretiz. Huzuru beş yıldızlı otel olan evin dışında sobalı bir evde aramak en masum arayışlardan biri ya bu arayış başka şekilde olsaydı? Ve yaşamak sanat dediğim bu yüzdendir. Ve yağmurun damlalarından, bir bebeğin gülücüğünden, hatta huzursuzluğun kara kanatlarından bile bir parıltı ve huzur arıyorsak yine bu yüzden. Ve istesek de istemsek de aslında Polyannacılık oynuyoruz. Yani ona sığınıyoruz. Vura, vura bilge olmak işte böyle bir şey oluyor ya. Ve Ocak ayı  depresyon ayı değildir diyoruz.

Ve sevgili okuyucularım yine sıkıntılı bir yazı oldu. Ne yapalım ki canımız sıkılınca bizde sıkıcı oluyor işte. Mevlana’nın dediği gibi… “Sıkıldıysan sıktığın için” der, Mevlana. Ve sevgili okuyucularım şimdilik sağlık ve sevgiyle kalalım hep birlikte ayrım gayrımsız, yarın çok daha neşeli yazılarda buluşmak üzere. Yase

Not: Elektrik yok. Bilgisayarımın pili bitiyor  bakalım bu yazı yetişecek mi?

& & & & &

Kuyumcu Ustası

Genç bir adam, değerli taşlara ilgi duyarmış ve mücevher ustası olmaya karar vermiş. Bu mesleği yapacaksam, iyi bir mücevher ustası olmalıyım diye düşünmüş ve ülkedeki en iyi mücevher ustasını aramaya başlamış. Sonunda bulmuş, yanına varmış, bir süre bekledikten sonra usta tarafından kabul edilmiş. Anlat, dinliyorum demiş usta. Genç adam anlatmaya başlamış; taşlara ilgi duyduğunu ve iyi bir mücevher ustası olmaya karar verdiğini heyecanla anlatmış. Yaşlı usta sesini çıkarmadan genç adamı dinlemiş, sözleri bitince de ona bir taş uzatmış, Bu bir yeşim taşıdır dedikten sonra genç adamın avucuna taşı bırakmış ve avucunu kapatmış. Avucunu aynen böyle kapalı tut ve bir yıl boyunca hiç açma. Bir yıl sonra tekrar gel. Haydi, şimdi güle-güle demiş ve şaşkın genç adamı öylece bırakıp kalkmış, odadan çıkmış.

Genç adam evine dönmüş, kendisini merakla bekleyen annesiyle babasına neler olduğunu anlatmış. Anlattıkça da kendisine çok anlamsız gelen bu hareketi ve soğuk konuşması nedeniyle kızdığı ustaya olan öfkesi artıyormuş. Günler geçmeye başlamış. Genç adam sürekli söyleniyor ama avucunu hiç açmıyormuş. Nasıl böyle budalaca bir şey yapmamı ister. Bir de ülkenin en iyi mücevher ustası olacak. Bu saçmalığa bir yıl boyunca nasıl katlanacağım, böyle bir eziyetle nasıl yaşarım. Bu ne biçim ustalık… Ustalık kaprisi yapacaksa, bari başından yapmasaydı diye devamlı söyleniyor, her önüne gelene ustadan yakınıyor ama avucunu hiç açmıyormuş. Avucu kapalı uyuyor, bütün işlerini diğer eliyle yapıyormuş. Ve bu duruma da giderek alışmaya, diğer elini çok rahat kullanmaya başlamış. Uyurken de yanlışlıkla avucu açılıp taş düşmesin diye hep yarı uyanık uyuyormuş.

Böylece bir yıl geçmiş, her günü zorluklarla dolu, her gecesi de yarım uykuyla yaşanmış bir yılı tamamlamış. Ve o gün gelmiş. Genç adam tam bir yıl sonra, büyük ustanın karşısına çıkmış. Usta bir süre beklettikten sonra yanına gelince, genç adam ne kadar saçma bulursa bulsun, bu sınavı başarıyla tamamlamış olmanın verdiği gururla elini uzatmış, avucunu açmış. İşte taşın demiş, bir yıl boyunca avucumda taşıdım, şimdi ne yapacağım? Yaşlı usta sakin bir sesle cevap vermiş: Şimdi sana bir başka taş vereceğim, onu da aynı şekilde bir yıl boyunca avucunda taşıyacaksın. Bu söz üzerine genç adam bütün sükunetini kaybetmiş, bağırıp çağırmaya başlamış. Yaşlı ustayı bunaklıkla, delilikle suçlamış, mücevher ustalığını öğrenmek için gelen genç bir insana böyle eziyet ettiği için, hasta olduğunu bağıra çağıra söylemiş. Genç adam bağırıp çağırırken, yaşlı usta ona hissettirmeden bir taşı avucuna sıkıştırmış. Öfkeden yüzü kıpkırmızı genç adam, bir yandan bağırıp çağırırken avucundaki taşı hissetmiş. Durmuş, taşı biraz daha sıkmış ve heyecanla konuşmuş: BU TAŞ, YEŞİM TAŞI DEĞİL USTA!

Öğrenmek için zaman gerekir, sabır gerekir, ustaları izlemek gerekir. Dünya hızlandıkça zaman kısalabilir ama öğrenmenin esası değişmez.

Günün Şiiri

Sevginin Mevsimi Var mı?

Çiçekler, meyveler gibi…

Yaz, sonbahar ya da kış.

Nedense duygu rüzgârları hep ilkbahara yakıştırılır.

Coşkular, tutkular hep baharı simgeler.

Gürül gürül akan sel sularına pek yaraşsa da
bir mevsimle sınırlandırılamaz duygular.

Ne zamanı ne de yeri vardır sevginin. Ne de kuralı…

Ilık bir rüzgârda olabilir, savurup götüren bir fırtına da.

Buz gibi yalnızlıkları da yaşatır, sıcacık özlemleri de…

Gün ışığı olur, süzülür yüreğinize, ısıtır kavurur belki de yakar.

Yine de onu arar, ona koşar insanoğlu.
Yakınsa da bıkmaz.
Ya yüreğinde saklar sımsıkı
ya da kaçırır parmaklarının arasından…

Çünkü özgürdür sevgi.

Tutsak edilmeyi sevmez.

Neden ille de ilkbahar rüzgârları?…

Oysa hemen ardından yaz gelir.

Ve gerçek sevgi yaza daha yakındır.

Yakan, kavuran yine de iyi ki var denilen sevgi…

Buğday güneşsiz olgunlaşamaz.
Ve sevgi, ekmek gibi,
su gibi gerçeğidir insanın…

Acı da çektirse, ısıtır, yüceltir, olgunlaştırır sizi.

Anılarınızda neler var?

Neler kaldı kocaman yazdan?

Yüreğinizde sakladığınız yıldızlar mı?

Yoksa bir mevsimlik Yaz duygusu mu?

Hani yaz yağmurları gibi geçiveren…

Olsun…

Yaşanılan her güzelliğe saygı göstermek gerek.

Yaşamının baharında olan da,
Sonbahara doğru yol alan da ıslanabilir bu yağmurlardan.

Olsun varsın.

Sevgi yağmur gibi yağacaksa ve sırılsıklam ıslatacaksa sizi,
bırakın yağsın gönlünce…

Sevebilen bir yüreğiniz varsa,
sevgiye saygınız da varsa eğer,
dört mevsim bahar ve yazdır sizin için.
Kışlardan korkmanıza hiç gerek yok!

Sevgi kaynağınız ısıtır sizi…

Suna TANALTAY

Günün Fıkrası

Kendisini fare zannettiği için ailesi tarafından bir akıl hastanesine yatırılan adam, birkaç yıllık bir tedavinin ardından; iyice kendine gelmiş. Doktorlar, artık taburcu etmeyi düşündükleri hasta ile son bir görüşme yaparak, iyileştiğinden emin olmak istemişler. Adama sormuşlar: “Söyle bakalım; sen insan mısın, fare misin?”

Adam gülümsemiş: “Doktor bey, o günleri geride bıraktım. Elbette ki ben bir insanım.”

Doktorlar, içleri rahatlayarak: “Tamam o zaman, artık burada kalmana gerek kalmadı” demişler ve çıkış belgelerini uzatmışlar. Birkaç dakika sonra, gruptaki doktorlardan biri bahçeye çıktığında, adamı bir ağacın arkasına saklanır halde görmüş.

“N’oldu yahu? Sıkılmadın mı buradan, çıksana, git özgürlüğün tadını çıkar!”

“İyi de doktor bey, orada bir kedi var!”

“Eee, ne olmuş kedi varsa; hani sen artık bir fare olmadığını biliyordun?”

“Ya doktor bey, ben fare olmadığımı biliyorum da; kedi benim fare olmadığımı nereden bilecek?”

Günün Sözü

Zirvelerde kartallar da bulunur, yılanlar da. Ancak birisi oraya süzülerek, diğeri ise sürünerek gelmiştir. Önemli olan nereye gelmiş olduğunuzdan çok, nereden ve nasıl geldiğinizdir.

Cenap Şahabettin

Öğrendiklerini bir saat gibi cebinde taşı; ikide bir saati olduğunu göstermek isteyen insanlar gibi ortaya çıkarma; eğer birisi sana saati sorarsa söylersin; ama her saat başında saat kulesi gibi ötme!

Lord Chesterfield

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here