Hava Soğuk… Soğukta Yoksulluk ve Yabancılık Çok Daha Fazla Acımasız…

0
70

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Dün yürüyüş yapıyordum her zamanki gibi. Hava soğuktu çok ama çok. Önlemimi almıştım, üşümüyordum. Ama üşüyenlerde vardı ve bendeniz onları görünce onlardan çok üşümeye başladım. Ve ister istemez onları bu duruma düşüren yazgılarına bir şeyler gönderdim tabi eğer yazıysa bu! Yürüyüşümü bu kez rüzgar almamak için deniz kenarından değil de karşı taraftan yapıyordum. Deniz müzesinin önünden başlayarak ilerliyordum. Tam iki yol ağzındayım yayalara yeşil yanıyor. Karşıya geçeceğim, gözüme hemen duran arabalara yanaşan, kucağında bir bebekle bir adam çarptı; belli ki bir şeyler istiyordu. Hava soğuk ama adamın üzerinde basit bir ceket vardı. Ne oluyor, diyemedim. Yeşil  yandı araçlara ve yoluma devam etmek zorunda kaldım. Ama aklımda o adam ve kucağındaki bebek vardı. Ve o bebek, adamı düşünmeme neden oluyordu onun suçu neydi? Aynı yoldan, yarım saat sonra döndüğümde adam yine aynı yerdeydi ve yanında  bu kez  ufak, tefek bir kadın vardı. O da pek ince bir şeyler giyinmişti, üzerinde palto falan yoktu, eski püskü rengi solmuş bir şal atmıştı omuzlarına ama o kadar endişeli ve o kadar yabancı bakıyorlardı ki soğuğu hissettiklerini sanmıyorum bile. Yine duran arabalardan medet umuyorlardı ki hemen yanaşıyorlardı. Duydum Arapça “Suri, Suri seget” diyorlardı. Yani Suriyeliyiz yardım edin! Soluğumun hızlandığını algıladım. Ve bu “yazgı mı” dedim kendime, el memleketinde elin adamına el avuç açmak? Belki ülkesinde iş güç sahibi bir insandı. Sıcak bir yuvası vardı ve kim bilir hangi şartlar altında kaçmak zorunda kalmıştı? Kim neden olduysa bu insanların yaşadığı ülkeyi karıştırmaya ve karışıklığa çanak tutanları… Sözde onlar için uğraşıyorlar. Ülkeye demokrasi gelecekmiş. Hangi demokrasiden söz ediliyor? En kötü yönetim bile böylesi bir durumdan evladır bence. Ve  bir insanlık dramı yaşanıyor. Ne yazık ki önümüzde… Biz başımızı eğip görmezden gelmeye çalışıyoruz ama gerçek değişmiyor görmesek de biliyoruz ve lokmalar düğüm atıyor boğazımızdan geçmek için. Elimi cebime attım bir şeyler var mı diye evet vardı hemen döndüm ama bir saniyede kayboldular anlayamadım. Belki birisi onları arabasına aldı. Ve diledim ki öyle olsun.

Ve bu bir tek örnekti sadece. Örnekleri çok. Hem de çok… Otogarlarda dilenler. Ve evlere boğaz tokluğuna temizliğe gidenler, ev hanımları ucuz diye onları evlerine alıyorlardı ama şimdi bundan vazgeçtiler çünkü bazı açık gözler işin cılkını çıkararak masumlarında ekmeğinden olmalarını sağlıyorlar. Arkadaşım anlattı arkadaşın başına gelmiş. Temizlik için Suriyeli bir kız almış, kendisi alışverişe çıkmış eve döndüğünde kız “kocanla yattım artık onun ikinci karısı sayılırım” deyip eve yerleşmiş “eğer kovarsanız şikayet ederim” diye de tehdit etmiş. Şimdi ev sahibi ne yapacak kara kara düşünüyor. Bu tür kadınlar diğerlerinin de kısmeti ile oynuyorlar. Onların yüzünden iş bulamıyor çoğu.

Ve bu da gösteriyor ki  bu insanlar benciller ve yalnız kendilerini düşünüyorlar. Hoş insanın yapısı bu zaten ama zorda kalınca daha çok artıyor bu, ancak insan olan en azından bu sıkıntılı zamanda  vatandaşlarına sahip çıkar ama nerede? Yine şahit oluyoruz. Kendi aralarında bile birbirlerine giriyorlar.

Valla ne yaparlarsa yapsınlar onların bileceği iş ama biz kendi ülkemizde zaten lokmaları düğümsüz yutamıyorken şimdi daha çok huzursuz  olduk. Yani birkaç gün kimseyi görmüyorsun sanıyorsun ki her şey gülük gülistanlık ancak hayatın içine grince hiçbir şey güllük gülistanlık olmadığı gibi acı isyan ve yoksullukmuş. Adaletsizlikmiş yaşayarak söylüyoruz…

Suriyelilerin zenginlerini de herkes biliyor. Bir tek onlar sahip çıksalar vatandaşlarına bu duruma düşmezlerdi. Ama dünya bu? Ne bekliyoruz ki.

Ve sevgili okuyucularım hayat acımasız, insan ondan acımasız  ancak  inanıyorum, insan acımasız olmasa hayat acımasız olmazdı. Ve şimdilik sağlık ve sevgiyle hep birlikte kalalım el ele yürek yüreğe diyorum sevgili okuyucularım. Ve içinde bulunduğumuz nimetin ayrımında olarak. Yase

& & & & &

Mesnevî’den… İnsan Denilen Muammâ

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- aşk, vecd ve istiğrak dolu hayatını üç kelime ile ve üç merhale olarak şöyle ifade eder: “–Hamdım, piştim, yandım!..”

“Ölüm gününde tabutum götürülürken, bende, bu dünyanın dert ve gamı var sanma! Dünyadan ayrıldığıma üzülüyorum zannetme!”

“Sakın ola ki, öldüğüm için bana ağlama! «Yazık oldu, yazık oldu!» deme! Eğer ben yaşarken nefse uyup şeytanın tuzağına düşersem, işte hayıflanmanın sırası o zamandır!”

“(Fakat ben ruhumla büyük bir heyecan içerisinde vuslata doğru kanat açtığımda sakın ola ki) cenazemi görüp de; «Ayrılık, ayrılık!» deme! Bilesin ki o vakit, benim ayrılık vaktim değil, (Rabbimle) «buluşma» yani vuslat vaktimdir!”

“Beni toprağın kucağına verdikleri zaman sakın; «Veda, veda!» deme! Çünkü mezar, öteki âlemin, cennetler mekânının perdesidir!”

“Batmayı, gözden kaybolmayı gördün ya, bir de doğmayı gör! Düşün ki, Güneş’le Ay batıp gözden kayboldukları zaman onların nûruna bir ziyan gelir mi?”

“Bu hâl, sana; batmak, kaybolmak gibi görünse de, aslında doğmaktır, yeniden hayata kavuşmaktır! (Hem de ebedî bir hayata…)”

“(Dıştan bakınca toprağın kara bağrında bir çukurdan ibâret olan şu) mezar, insana ha­pishane gibi, zindan gibi görünse de, orası aslında vuslata teşne ruhların (dünyanın iptilâ ve musibetlerinden) kurtulduğu (ve huzur bulduğu) yerdir!”

“Hangi tohum toprağa atıldı, ekildi de tekrar bitmedi; vakti gelince topraktan filizlenme­di? Niçin insan tohumu hakkında yanlış bir zanna düşersin?”

“Hangi kova suya sarkıtıldı da dolu çıkmadı? Can Yusuf’u neden kuyudan ziyan görsün, niçin feryad etsin?”

* * *

“Ben (ten kafesinden kurtulunca) ölü idim, dirildim, ağlamaktayken tebessüme büründüm. İşlâhî aşkın devletine nâil olunca da, ebedî devlete (saâdete) kavuştum.

Şubat Güneşi

Aklına Gelmeyen Başına Gelir

Caddeden gelip gecen arabaların farlarından bir an gözleri kamaştı Ahmet hala elini bırakmamıştı kızın arabanın yanına gelince ancak “ hadi gir bakalım” diyerek  kızı açtığı kapıdan içeri  adeta itti. Arabanın içi  bir anda  gölcük oldu, ikisinin de  üzerinden sular süzülüyordu zemine. Zeynep sudan ağırlaşmış kabanını çıkardı uzun saçlarının toparlayıp iyice suyunu süzdü.  Ahmet tin de ondan geri kalır tarafı yoktu. Bir an birbirlerin perişan haline bakıp gülmeye başladılar. Zeynep çoktan beri gülmediği gibi gülüyordu bütün ağırlıkları üzerinden süzülen sular  gibi süzülüp gitmişti sanki.

Eve bırakayım önce seni diyerek arabayı çalıştırdı Ahmet. Cadde de birikmiş suları yara, yara Zeynep’in  evinin önüne geldiler. Kız yeni görmüş gibi “sen nereden biliyorsun ki evimin nerde olduğunu?” diye sordu. Sonra “beni nasıl gördün ki?”

“Herhalde unuttun iki gün önce otobüs durağında sen söylemiştin birlikte gelmiştik ya taksiyle”

“-A evet, evet gerçekten aklımdan gitmiş” oysa hiç anımsamıyordu bile.

“İkinci soruna gelince eve gidiyordum erken çıktım işten neden bilmem deniz tarafına bakacağım tuttu ve bir karartı gördüm. Kim olursa olsun ihtiyacı vardır diye düşündüm.”

“Her ihtiyacı olana böyle yardım eder misin?”

“Tabi sen etmez miydin?”

“Bilmem!” dedi ve düşüncelere daldı.

“Ne oldu? Yoksa etmez misin?”

“Gerçekten bilmiyorum yardımı kendime mi  ediyorum başkasına mı bilmiyorum ki.”

“Ooo felsefe zamanı demek… Tamda şimdi?”

“Alay etme..”

 Apartmanın önüne gelmişlerdi zaten iki sokak ötesi ama yağmur çok olduğu için hiç de kolay gelmemişlerdi. Zeynep arabadan indi. Sokak lambaları yanmıyordu. Ahmet “elektrikler kesik herhalde” dedi. “Seninle çıkmamı ister misin? Asansör çalışmıyor, merdivenlerde karanlıktır şimdi.”

Zeynep hiç ikiletmeden “lütfen” dedi. Karanlıktan korkmazdı ama şimdi kendini yabancı ve yalnız algılıyordu, hem şehirde hem evde hem kendi içinde. Ve bu ıslak vaziyette kim yardım teklif etse hiç gurur  yapmadan evetleyebilirdi ve öyle yaptı.

Apartmanın içine girince Ahmet telefonunu açtı onun ışığı ile merdivenleri tırmanmaya başladılar Ahmet önde Zeynep arkasında, başka zaman olsa gülmekten kırılırdı Zeynep  şimdide gülmek istiyordu ama çok üşüyordu dişleri birbirine çarpıyordu. Her tarafı buz kesmişti sanki.

“-Kaçıncı kat?” diye sorunca Ahmet, sesini kontrol etmekte zorlanarak “4” dedi. Ve dördüncü kattaydılar  şimdi  Zeyneplerin dairesinin  önünde. Cep telefonunun ölgün ışığı duvarda gölgeler yapıyordu. Ahmet “anahtar” diyerek elini uzattı. Zeynep hemen elini kabanının cebine soktu vıcık vıcıktı cebin içi kağıt mendiller ıslanmış topaklaşmıştı. Elinde parça, parça eziliyordu. Ama anahtar bir türlü eline gelmiyordu. İki cebine baktı pantolonuna da  ama anahtar yoktu hiçbir yerde. “Telefonun şarjı bitmek üzere” dedi Ahmet “biraz çabuk olur musun?”

“Olamam” dedi Zeynep ölgün bir sele. “Anahtar yok.” “Ne yok mu? Peki kapıyı çalalım. Kimse yok mu içerde, annenler falan.”

“Yok” dedi. “kimse yok” “Ve sen  anahtarı almadan mı çıktın sokağa?” Arkası Yarın

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here