Sokağımız Curcuna Güneşe Rağmen

0
54

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Güneş yine gösterdi gül yüzünü. Hoş zaten hiç esirgemiyor ki! “Yazmayım” diyorum ama yapamıyorum. Bizim sokağa hiç yakışmıyor bu güneş. Çünkü sokağımızın bütün pisliği kiri, pası ortaya çıkıyor. Ve sokağımızın hali iğrenç  tek kelime ile. Başkanın ya da ilgili birilerinin galipte görmesini istiyorum. Hayır, yıkıktı yaralı bereliydi “sabır” diyorduk “düzelecek.” Asfalt dökülecek ara sokaklara kelepçeli briketler döşenecek falan. Tamam, asfalt döküldü. Uzman değilim konu hakkında bilgim yok ama görüyorum çok şükür. Ve gördüğüm şuydu. Sokağın zemini düzeltilmeden şöyle bir üzerinden geçildi. Sonra asfalt döküldü. Sonra tekrar delindi bağrı, en yüksek yerine giderler yerleştirdi onlar giderden çok arkadaşımın dediği gibi havalandırma deliğiydi aslında. Yağan yağmur o tepeden doğal olarak  alçak olan kenarlara doğru akıp orda birikecek ve öyle oldu. Hayır, gelip giden araçlardan dolayı yol düzleşecek diye düşündülerse o da olmuyor çünkü o rögarlar en tepede yani araçların tekerlekleri oraya temas etmiyor. Yol çöküyor onlar yüksekte kalıyor. Hiç bilmeyen gözler bile bunun ayrımında ise bilenler nasıl bir mantıkla bunu yapıyor?

Kaldırım kenarlarına boşluklara falan da şöyle bir serptirildi asfalt  düzeltilmeden falan. Yani benim gibi aptal biri bile baştan savma olduğunu anladı. Yine ağzını açmadı onlar daha iyi bilir diye. Ara sokaklara kelepçeli briketler yerleştirildi. Sahildeki bilboardlara bakıp sevinmiştik harika görünüyor kelepçeli caddeler. Bizimkilerde böyle olur dedik ve bekledik nihayet ara sokaklar döşendi. Yıkıntı, kırıntı içinde… Ve ana caddeye bağlandıkları yererlere mazgal koymadılar. Ara sokaklar yüksek ama sokak alçak  yağan yağmur zaten gidecek yer bulamadığından alçaklara doğru ilerliyor orada da mazgal, gider türünden bir şey olmadığından yağan yağmur gidecek o çukurlara doluyor o sokaklardan geçebilmek için.

Şimdilerde o ara sokakların sakinleri  briketleri üst üste dizmiş, onlara basarak geçiyor. Her taraf çamur her taraf su birikintileri ile dolu. Nasıl bir çalışma bu anlayana aşk olsun. “Aptalız” dedik ama bu kadarda değil yani. “Sabır” dedik yine bu kadarda değil yani. Hayır hiçbir şey yapılmamışken bile bu kadar rezalet değildi sokaklar insanı kızdıranda bu. Biliyorduk nasılsa düzelecek ama düzelmiş hali bu ise yeniden yıksınlar bağırlarını deşsinler bu zavallı sokakların bu kadarda baştan savma dikilmiş şuradan burada sarkan solmuş  yıpranmış bir  elbiseyi hakketmiyorlar onlar. Kaldırımların hali ise onlardan beter… Eksik, kırık, çıkık karoların yerlerine yeni karolar yerleştirdi. Üzerileri kumla artık karo parçaları ile örtüldü. Kardeşim bu pislikle çer çöple örteceğine bir çizgi çizsene bu nasıl bir ilkellik anlamıyorum ya. Yağmur yağdı etraf curcuna. Kaldırımlar çamur, yollar çamur su birikintileri. Gerçek bir zavallılık örneği…

Nasıl bir çalışma bu bilmiyorum valla. “Daha yapacaklar falan” diyorum konuşanlara, sinirlenip köpürenlere ama benimde ümidim kalmadı ve çok sinirlenmesem bu yazıda ortaya çıkmazdı. Yani biz bu sokaklara giydirilen uyduruk kıytırık giysilerden hiç memnun değiliz. Tek kelime ile. Ve kesinlikle hemen bir yetkili gelip görsün. Ne gerekiyorsa yapsınlar. Bunca zaman çektiğimiz işkenceye katlandık sonunda bizim içindi yapılanlar “amin” dedik baş üzerine ama şimdi bu yapılanlar, bence işini bilmeyen baştan savanların işi.  Ve unutulmasın ki burası okul sokağı biraz hassasiyet gerektirmiyor mu sizce?

Atölyemi nerdeyse bir yıldır açmadım. Bekliyorum tertemiz bir sokakta açacağım diye. Ama bu gidişle biraz zor olacak. Hep sabır, hep sabır tavsiye ettim kendime ve herkese ama şimdi benim sabrım taştı açıkçası.

Ve gerçekten acilen gelip sokakların  halini görsün başkan diyorum adam her yere yetişemez kuşkusuz ama burası okul sokağı ve belediye çok yakın lütfen gelip bir görsün diyorum. Belki kahvemizi de içer bu sayede. Ve sevgili okuyucularım şimdilik sağlık ve sevgiyle kalalım diyorum. Nasıl sağlık olacaksa? Ama hoşgörülü olursak olabilir tabi… Yase

& & & & &

Çoban Çocuğu

Bir zamanlar her soruya insanı şaşırtacak cevaplar veren akıllı bir çoban çocuğu varmış. Şöhreti etrafa öyle yayılmış ki, kral da merak edip çocuğu saraya davet etmiş: “Sana üç soru soracağım.” demiş. “Birinci sorum şu: Dünyadaki bütün denizlerde kaç damla su vardır?” “Haşmetli kralım… Yeryüzündeki bütün ırmakların akışını durdurun bir süre… Ben sayarken yanlış olmasın. Sonra ben size denizlerde kaç damla su olduğunu söyleyeceğim…” Bu akıllıca cevaba hayret eden kral ikinci soruyu sormuş: “Gökyüzünde kaç yıldız vardır?” Çoban çocuğu: “Bana büyük bir tabaka kâğıt verin.” demiş. Kâğıt getirilince, üzerine sayılamayacak kadar nokta koymuş. Sonra kâğıdı krala uzatarak: “Bu kâğıdın üzerinde ne kadar nokta varsa gökyüzünde de o kadar yıldız vardır” demiş. Kral son soruyu sormuş: “Sonsuzluk nedir?” “Bizim köyde bir dağ vardır. Yüksekliği, genişliği, uzunluğu tam bir saat çeker. Oraya yüzyılda bir kuş gelir ve gagasını bir kayaya sürter. Bütün dağ yok oluncaya kadar, sonsuzluğun yalnız bir saniyesi geçmiş olur. Gerisini siz hesaplayın…”

Çocuğun zekâsına hayran kalan kral: “Sen bütün sorduklarıma bir bilgin gibi cevap verdin. Şimdiden sonra benim sarayımda oturacak ve öz oğlummuş gibi saygı göreceksin.” demiş.

Şubat Güneşi

Kötü bir rüyaydı Zeynep şimdi geçti güzelim” diye Ahmet  saçlarını okşayarak kızı sakinleştirmeye çalışıyordu. Kız kendine gelip gözlerini kocaman, kocaman açtı. “Rüya mı gördüm?” diye sordu haşinli uykulu bir sesle. “Evet, rüya gördün, korkma sadece bir rüyaydı gördüğün.”

Zeynep doğrulup oturdu başı dönüyor midesi bulanıyordu ateşi hala 39 la 40 arasında gidip geliyordu. “Anımsıyor musun tatlım rüyanı?” “Kalbimi çıkardım Ahmet! Neşterle göğsümden kopardım, çok kan vardı. Çok.” Zeynep önüne göğsüne baktı. “Çok kan vardı burada” “Geçti bak kan falan yok, çok iyisin şimdi bir tanem.”

Zeynep başı kazan gibi olmasına rağmen rüyasını anımsamaya çalışıyordu. “Ahmet biliyor musun sana verecekmişim kalbimi, senin kalbin hastaymış aslında” “Bana mı?” “Evet ama kimse izin vermek istemiyordu Annem ölürsün diyordu Can da ölürsün diyordu. Oya ise kalbimi pencereden atmak istiyordu.”

“Oo gerçekten korkunç bir rüyaymış. Ben olsam bende sana izin vermezdim minnacık kalbini söküp bana takarsan sen öleceksin sana kıyamam küçük meleğim” diye kıza sarıldı…

“Kalbimi sana vermesem sen öleceksin ama kalbin hastaymış.” “Ama verirsen sen öleceksin!” “Hayır, ben kalbim olmadan da yaşayabilirmişim öyle bir özelliğim varmış.” “Ah Zeynep sen nasıl bir güzelliksin ya! Kızı bağrına sımsıkı bastırdı. Kızın, sık, sık alıp verdiği solukları alev gibiydi.”

“Başım ağrıyor, uyumak istiyorum.” Zeynep Ahmet’in kollarından nerdeyse kayıp koltuğa yeniden uzandı. Ahmet kızın yanına uzanıp başını göğsüne yasladı… “Uyumanı istemiyorum Zeynep biraz konuşalım tatlım.” “Başım ağırıyor uyumak istiyorum lütfen izin ver. Can da “uyumak istiyorum” diyordu. Hep uyumak.”

Hastalığının doğası buydu. Aylar öncesinden başlamıştı aslında hastalığı belli belirsiz ufak yorgunluklar küçük üşengeçliklerle. Dağa tırmanıyorlardı resim çekmek için. Normalde hep başta giden Can olurdu. Ama o hafta her zamanki gibi  dağa çıkmak için hazırlıklarını tamladıkları halde nedense aniden dağa tırmanmaktan vazgeçip patikada Zeynep’le oturmak istemişti. “Kendimi yorgun algılıyorum” demişti “Sanki temiz hava zehirlenmesine uğramış gibiyim.” Ama doktorlar aslında  kimyasal zehirlenmelerin bu hastalığın çıkış noktası olduğunu söylemişlerdi. Gülmüşlerdi temiz hava zehirlenmesine. Aslında Zeynep’te yorgundu ve aniden değişen havaların buna neden olduğunu düşünmüşlerdi. Daha sonra unutup gitmişlerdi  ancak Can sık, sık yorgunluktan şikâyet eder olmuştu.

Tanışmalarının üzerinden dokuz ay geçmişti. O dokuz ayın içine masalımsı bir aşkı ve yeri doldurulmaz kayıpları sığdırmışlardı. Arkası Yarın

Günün Şiiri

Öpüş Tadında

Bir şiir

Tek bir şiir yazmalıyım

Uyağı rüzgâr olan

Yağmura bürünmüş soluğu

Bir gün

Tek bir gün kalmalı

Benden kalacaksa geriye

Bir öpüş tadı dudağımda

Ve bir öpüş tadında

Olmalı o şiir de

Ahmet UYSAL

Günün Fıkrası

Özrü Kabahatinden Büyük

Canı çok sıkılan Kral bir gün soytarısını çağırmış ve demiş ki; “Soytarı, bana öyle bir hata yap ki, özrün kabahatinden büyük olsun.” Aradan bir kaç gün geçmiş. Bir gün Kral sarayda merdivenlerden çıkarken soytarı arkasından yanaşıp kralın kalçalarını okşamaya başlamış. Kral hiddetlenip arkasına dönmüş ve “Ne yapıyorsun soytarı” demiş. Soytarıdan şöyle bir cevap gelmiş; “Pardon kralım. Sizi kraliçe zannettim…”

Günün Sözü

Eğer birisi seni aldatmışsa bu onun suçudur. Eğer o kişi seni pek çok kere aldatmışsa bu senin suçundur.

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here