Sayfamın Konuğu Şubat Güneşi

0
63

Günaydın sevgili okuyucularım bu gün nasılsınız? Bu sabah yazacaklarım ve yazdıklarım bir birine dolandı ve ortaya gönderemeyeceğim bir şey çıktı bu yüzden sayfama Şubat Güneşi hakim olacak bugün. Şimdi sağlık ve sevgiyle kalalım hep birlikte sevgili okuyucularım. Yase

Şubat Güneşi

Ahmet dikkatle onları inceliyordu. Aralarındaki sevgi katıksızdı. Ama? Gerisini düşünmek bile istemiyordu. Sonra “kuzen canım onlar” diyerek kendini rahatlatmaya çalıştı. Bu düşüncelerle dolu “hadi soğutmadan yiyelim bari tatlımızı” dedi. “Sonra yine konuşuruz.” “Sizde bir şeyler söylersiniz ama değil mi Ahmet?”

“Kuşkunuz olmasın, ama ben Zeynep’e güveniyorum o çok güçlü bir kız.” “Siz öyle sanın” dedi kız içinden “Zeynep sen iyi değilsin” dedi Yusuf. “Hayır iyiyim azıcık başım ağrıyor o kadar.” “Zeynep aklım burada kalacak bak iyi değilsen gitmeyeceğim ya da sen benimle geleceksin, uçağım saat sekizde kalkacak Adana’dan sana da hemen bir bilet ayarlayabilirim.”

Ahmet’in kalbi durmak üzereydi. Zeynep ya teklifi kabul edip giderse? Olmaz böyle şey. Aniden hayatına girip aniden yok olmazdı. Ağzını açmadan  heyecanla onları izliyordu. Zeynep Yusuf’un eline sarılmış “yemin ederim bir şey yok sadece başım ağrıyor” dedi. Yusuf Ahmet’e döndü. “Siz ne diyorsunuz” diye sordu. “Annem de, abim de Zeynep’i çok sevdi, giderseniz aklınız burada kalmasın” diye yanıt verdi Ahmet “Ama yok aklım burada kalacak diyorsanız ki diyeceksiniz. Sizi de bizde misafir etmekten sevinç duyarız. Gerçekten beni çok sevindirirsin Yusuf” dedi.

“Çok teşekkür ederim Ahmet inşallah ilerde ama şimdi size güveniyorum ve canımın içini size emanet ediyorum. Ama finallerim biter bitmez burada olacağım. O zamana dek  dağılan parçalarını topla seni tek parça halinde görmek istiyorum, tamam mı canım” diyerek Zeynep’e baktı. “Tamam canım” diye yanıt verdi Zeynep. Onu taklit ederek… Hem Yusuf bir an önce kalksın gitsin hem de hiç gitmesin istiyordu. Elini  tutup başını omzuna atıp uyumak istiyordu. Ama sınavları vardı ve onu böyle hasta görsün istemiyordu artık. Sonunda Yusuf “saat dört olmuş benim kalkmam gerek” dedi. “Ben seni bırakırım garaja” Yusuf hemen “Yok canım buradan taksiye atlar giderim ben.” Zeynep “taksiye birlikte gidelim o zaman  seni bırakır biz döneriz” dedi. “Lütfen hayır deme.” “Tamam peki ama şimdi taksi bulmakta sorun dışarı da yağmur yağıyor.” “Telefon ederiz” dedi Ahmet bizi caddede bekler. Garsonu çağırıp hesabı ödedi Ahmet sonrada “taksi bulabilir miyiz?” diye sordu.

“Hemen  çağırıyorum” diyerek garson içeri girdi biraz sonra gelip “iki dakika sonra caddede bekliyor olacak” dedi. Ahmet’le Yusuf teşekkür ederek kalktılar. Zeynep bir ara yerinden hiç kalkamayacağını sandı. Ama buna rağmen büyük bir gayretle kalkmayı başardı. Başı dönüyor dizleri onu taşımıyordu.  Serin hava onu şefkatle bekliyordu kapının  önünde onunla sarışınca kendine gelir gibi oldu. Yusuf’un koluna girdi. Üçü koşar adım caddeye çıktılar. Zeynep yağmurda koşuyor olmaktan mutlu olmuştu “oh ne güzel” diyerek başından kapüşonu çıkarıp yüzünü yağmura verdi.

Su basmış yollardan geçerek garaja vardılar taksi şoförü dert yanıyordu evi selden zarar görmüştü evde oturacak bir sandalyeleri bile kalmamıştı. Bütün mahalle bu durumdaydı. Belediye gıda dağıtmaya başlamıştı. Ama düzensizlikten doğan sorunlar yüzünden birçok kişi yardım alamamıştı. Otogara gelince taksiden inip ıslanmamak için hemen yazıhaneye girdiler. Otobüsün gelmesini orada beklediler. Bu arada Ahmet Yusuf’a telefon numarasını verdi. “Zeynep’in telefonuna ulaşamazsanız ki bu gece olmaz zaten beni ararsınız” dedi. Yusuf’ta  numarasını verdi ve tekrar canı yürekten teşekkür etti. Yusuf Ahmet’i sevmişti. “Size ailenin kıymetlisini  emanet  ediyoruz.” “Aklın burada kalmasın” dedi Ahmet. Zeynep Yusuf’a sarılmış. “Ne olur teyzeme söyleme telefonunu kaybetmiş de” diyordu.

Sonunda otobüs geldi Yusuf kızı yanaklarından öperek “Çok şükür seni buldum ya çıldırmak üzereydim yoksa. Yarın hemen anahtarcı bul ve telefonun yanında olsun lütfen” dedi. “Kendini merak ettirme yoksa bu yıl senin yüzünden bir dönem daha okumak zorunda kalırım bilmiş ol.” İki genç çocuk birbirlerine sarılmışlardı aynı İstanbul otogarında olduğu gibi. Yusuf sonunda “Zeynep lütfen çocukluğu bırak artık” dedi. “Sonsuza dek ayrılmıyoruz ki sen iyi olunca zaten geleceksin, sen gelemezsen ben geleceğim. Bak böyle yaparsan bende çok üzüleceğim. Hadi şimdilik hoşça kal” diyerek kızdan uzaklaştı. Ahmet’in elini sıktı. Ahmet “Ankara’ya inince ara” dedi “Merak ederiz sonra.”

“Ararım” diyerek Yusuf otobüse bindi. Otobüs hemen hareket etti. Ağır, ağır garajdan  ayrılırken Zeynep Ahmet’e dayanmış el sallıyordu. Otobüs gözden kaybolunca ancak bekleyen taksiye atladılar. Zeynep  başını arkaya dayayıp hemen gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. Yaşlar süzülüyordu inci  taneleri gibi yanaklarından, porselen  gibi ince ve pürüzsüz boynuna. Ahmet sadece bakıyordu. Kıza dokunmuyor, konuşmuyordu. Kızı ürkütmekken korkuyordu. Araba virajı alıp döndüğünde Zeynep   artık dayanmayarak “Ahmet ölüyorum” diye inledi. “Kusacağım ne olur durdur arabayı”

Şoför de duymuştu hemen durdurdu arabanın  kapısını açtı siyah bir poşet uzattı. Kız böğüre, böğüre kusuyordu sanki içinde çöreklenen binlerce yılanı dışarı çıkarmak  ister gibi. Ahmet kızın sırtını ovuyordu bir eli ile diğeri ile de düşmemesi için tutuyordu. Kızın içi dışına çıkmıştı adeta, sabahtan beri kendini tutuyordu. Sonunda sakinleşti şoför bir şişe su uzattı Ahmet  minnetle teşekkür ederek şişeyi alıp kızın elini yüzünü yıkadı. Kız lapaya dönmüş vaziyette Ahmet’in kollarına yığıldı. Kızı kucaklayıp taksiye bindi. Şoföre adresi verip mümkün olduğu kadar acele  olmasını söyledi. Zeynep yol boyu  kendini bilmeden inledi. Apartmanın önünde taksiden inerken  kendine gelir gibi oldu. Ahmet’i hafifçe iterek dışarı çıktı, uyurgezer gibi yüzünü yine yağmura verip hafifçe döndü sonra “Hayat veriyor yağmur bana” diye fısıldadı. Ahmet sürücüye parasını verip üstünü beklemeden kızın koluna girdi asansöre doğru yürüdüler. Şoför çok geçmiş olsun diyerek paranın devamını vermek için arkalarından geliyordu. Ahmet “kalsın” dedi.

Sakine daha işini bitirmemişti. Ahmet kapıyı açmaya çalışırken, Sakine içerden yetişip kapıyı açmıştı. Karşısında Ahmet’e dayanmış mum gibi sararmış Zeynep’i görünce şaşırıp “hayırdır oğlum bu da kim?” diye sormuştu. Ahmet “Sakine bacı sonra konuşuruz sen abimi hemen arar mısın? Çabuk bize gelsin” dedi. Zeynep ayakta zor durmasına rağmen botlarını Ahmet’in çıkarmasına izin vermedi. Kapının önünde kabanı üzerinden kayarak yere düştü. Kendini olduğu gibi koltuğa karın üzeri bıraktı. Derin bir uykunun  kucağına yuvarlanırken “Düşüyorum tut beni  lütfen” diye inledi. Ahmet hemen içeri gidip abisinin verdiği ilaçlardan birini alıp geldi. Sakine su getirdi. Koltuğun önünde diz çöküp “Hadi Zeynepçim kaldır başını” diye yalvarmaya başladı. Zeynep “of ya rahat yok mu” diyerek  yarı doğruldu görmeyen gözlerle baktı Ahmet’e. Ahmet hapı ağzına koyup  suyu dayadı. Kız rüyada gibi suyu üzerine akıta, akıta içti. Sonra başını yeni silinmiş temizlik kokan koltuğa yeniden gömdü. Rüyasında kara kanatlı bir kartal uçuyordu başının üzerinde. Onun üzerinde de beyaz bir kelebek. Sonra gök gürledi  aniden kara kanatlı kartal kanatlarını çırparak uçup gitti. O gidince beyaz kelebek gelip Zeynep’in başına kondu, saçlarının arasında dolaşmaya başladı.

Günün Şiiri

Unutmadık 

Yaralı bayramlar geçti
Mevsimler, bütün anlamlarıyla
Yüreğin koyu yerinde birikenler
Kendi takvimleriyle gelip geçtiler
Gelip geçti şehirler ve ölüler
Unutmadık
Topraktan çoban yıldızına değin
Hey yer
Her şey
Mümkündü
Nazım kadar coşkulu
Aragon kadar aşık
Lorca kadar yaralıydık
Unutmadık
Orada bir coğrafya yağmalanıyor
Orada gazetelerin ofset baskısı
Orada yeniden yazıyorlar 835 satır
Ve umudunu kaybetmeyen şehirler
Gökyüzünün karanlık kefeniyle örtük
Yıldızların delik deşik ettiği ölüleriz
Adsız ölüleriz
Adları bir coğrafya ile yan yana yazılan
Gövdelerinizi unutmadık, unutmadık hiçbirinizi
Savaşlar ve pazarlar çağıydı
Aynı silahlardı kullandığımız
Aynı çarşılar aynı kandı
Sevgiye ve kurşuna açılmayan yüreklerden geçtik
Pusu yataklarından, dağılmış bahçelerden
Viran tarihten
Uykuları çevik, namlularını oğulları gibi seven
Çocuklar gibi kusup
Kırda gelincikler gibi gülümseyen
Müsademe çocuklarını gördük
Geçip gidiyorlardı
Tarihin en uzun gecesinden
Pazarlarda aynı kan
Aynı paranın değiş tokuşunda
Karanlık çarşılar
Aynı kanlı tarih her defasında
Bir biz kaldık bu kadar içindeyken hayatın
Ölüme yakın duran
Bir de on binlerin korosunda haykıran
İntifada intifada intifada
İki güzelliğimiz vardı bizim
Ufkumuzdan inen
Ve bir daha geri dönmeyen iki güzelliğimiz
Birini kurşunlar, ötekini ofset baskılı resimler aldı
Otuz üç kurşun sıkıldı her birimize
Kutuplar kadar uzak, baba ocağı kadar yakın
Doğunun gündüz ve gecelerinde
Otuz üç yıldız
Hala ışığını gönderiyor bize
Birkaç çakmaktaşı cebimde gezdirdiğim
Birkaç karanfil
Yol için ipek, uyku için maya
Kalbiniz için
Kara bir yemin gibi çırılçıplak
Kelimeler getirdim
Kaybolmuş yüzyılların vatanında
Ölümün erken takibe aldığı çocuklar
Dağlarda değilim sizinle birlik
Yalnızca mataranıza su vermeye geldim
Nazım kadar coşkulu
Aragon kadar aşık
Lorca kadar yaralı
Serap ile hakikat arası
Çağın aşamadığı uçurumlarda
Gider gelirim gider gelirim
Efsanelerin çeşitlendiği yol ağızlarındaki büyük kamaşma
Anda gizlenen zaman
Ateşin avesta dili
Bitkiler, otlar, kökler
Dağlanmış dil, narın rengi
On binlerin dönüştüğü uğuldarken
Doğunun yeni defteri
Topraktan çoban yıldızına değin
Her yer her şey karanlık bir pusuda
Yazının, tekerleğin, tarihin
İlk çocuklarından
Ey büyük Mezopotamya
İki bin yıllık gece
Dön geri bak
Kardeşlerim ölüyor kalbimin doğuşunda

Murathan MUNGAN

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here