Sağduyu ve Sabır Yoldaşımız Çok Şükür…

0
54

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Çok şükür sağduyu ve sabır hakim üzerimize. Acımız büyük ama yalnız değiliz. Herkes elinden geleni yapıyor.  Zaman birbirimize destek olmak, acıyı, sevinci, yokluğu, yoksulluğu paylaşmak durumundayız.

Çünkü biz ne kadar tek el, tek yürek olursak o kadar güçlü oluruz. Acıya katlanma gücümüzde bir o kadar artar. Bu günlerde yapabileceğimiz tek şey sabırlı, akıllı ve sağduyulu olmaya çalışmak ve bol, bol dua etmek. Yaralılarımıza acil şifalar ve şehitlerimize rahmet dilemek. Hepimiz ettik hepimize bunu tavsiye etmeliyiz. Acımız büyük ama sabrımız ve sağduyumuzda büyük, inancımız da bunu hiç unutmayalım.

& & & & &

Ve sevgili okuyucularım, Sadi’nin Bostan ve Gülistan adlı eserinden bir kac alıntı yapmak istiyorum. Başımıza gelenler yüzünden bize sığınan mültecilere ön yargıyla yaklaşmayalım ve yakışan misafirperverliği kendimize gösterelim… Sağlık, sevgi, birlik ve beraberlik içinde kalalım sevgili okuyucularım. Yase

& & & & &

Kör ve Fakir

Kibirli ve zengin birisi kapısına gelen bir fakire bir şey vermediği gibi, onu hem paylar hem de kapıyı yüzüne kapatır. Zavallı fakir içlenir; bir tarafa çekilir ve oturur, ağlamaya başlar… Bir kör, onun ağlamalarını duyar. Kalkar yanına gelir, niçin böyle üzgün olduğunu, ağladığını sorar.

Fakir olanı biteni anlatır. Kör, teselli vererek, üzülmemesini, kendi evine gelmesini, evinde kalmasını, ekmeğini çorbasını kendisiyle paylaşmasını teklif eder ve ısrarda eder. Fakir onun içtenliği ısrarı karşısında kabul eder. Kör ona karşı çok güzel bir konukseverlik gösterir. Fakirin, hem karnı doyar hem de gönlü hoş olur. Gönlü öyle hoş olur ki, o hoşnutluk içinde: “Sen bana evini açtın, sen bana gönlünü açtın, Kadir Mevla’m da senin gözünü açsın” diye dua eder. Gece olur, kör de bir gariplenir bir gariplenir ki, o gariplik içerisinde gözünden bir kaç damla yaş damlar, gözleri birden açılır. Görmeye başlar. Körün görmesi ile ilgili haber bir anda şehirde yayılır. Yer yerinden oynar. Haberi, onu kapısından kovan, kovmakla kalmayan taş yürekli de duyar. İşin doğruluğunu anlamak için kör gözü açılan şahsa gelir: “Çok şanslıymışsın. Gözün nasıl açıldı, kim açtı.”

“Hey! seni gidi gafil seni, sen nasıl bir adammışsın ki, öyle bir mübarek zati azarladın, üzdün, yüzünü yıktın. Devlet kuşunu bıraktın, baykuş ile meşgul oldun. Gözümün kapısını, senin yüzüne kapıyı kapattığın o kimse açtı.”

“Desene kendime yazık ettim, Öyle bir doğanmış ki öyle bir devletmiş ki, kıymetini bilemedim, bana değil sana nasip oldu, ben avlayamadım sen avladın” der ve kıskançlıkla parmağını ısırır.

Dişini sıçan gibi hırsa batırmış kimse koca doğanı nasıl avlayabilir? İyilerin bastıkları toprak derman diye, göz açar. Gönül gözü kör olanlar o dermandan gafildirler, kıymetini ne bilsinler.

Bostan ve Gülistan’dan uyarlanmıştır…

& & & & &

Gidecek Başka Kapınız Var mı? 

Bir gece pirin biri sabaha kadar ibadet etmiş, seher vakti elini Tanrı’ya kaldırıp hacet dilemişti. O sırada kulağına gaipten şöyle bir ses geldi: “Defol git, yalvarıp yakarmana devam et; kapıda senin dileğin kabul edilmeyecek. Boşu boşuna uğraşma, başının çaresine bak!”

Pir ertesi geceyi de zikirle, ibadetle geçirdi. Müritlerden biri onun durumunu öğrenmişti: “pirim” dedi; “gördün ya, sana o taraftan kapı kapanmış boş yere bu kadar uğraşıp durma” İhtiyarın gözlerinden, yüzüne hasretle, yakut renginde yaşlar boşandı “oğlum” dedi, “eğer bundan daha iyi bir ​​kapı bilseydim o vakit umudumu keser, geri dönerdim. O benden dizginini çevirdi ama sanma ki terkisinden ben el çekeceğim. Dilenci, eğer başka bir kapı tanıyorsa, her hangi bir kapıdan mahrum döndüğü zaman gam yemez. Evet, benim met semte yolum yokmuş, işittim ama başka bir ülkeye gitmem de imkansız”

Pir bunları söylerken kendini Tanrı’ya vermiş, başını yere koymuştu. O sırada kulağına bir ses geldi; diyorlardı ki: “bize layık bir hüneri yoksa da onu kabil ettik çünkü bizden gayrı sığınağı yok”

Bostan ve Gülistan’dan–Sadi

& & & & &

Mumun Pervane İle Konuşması 

Çok iyi hatırlıyorum. Bir gece uyuyamadım. Gözüme uyku girmedi. Pervanenin, muma şu sözleri söylediğini işittim. “Ey sevgilim! Hadi ben aşığım, yansam da yeridir. Peki ya sen hacimdeki yanıyor, niçin ağlıyorsun?” “Ey benim biçare aşığım! Benim yanmama, ağlamama sebep nedir bilir misin? Benim tatlı balım vardı. Beni ondan ayırdılar. Şirin’im haksızlıkla elimden altına alındı. İşte Ferhad gibi tepemden ateş çıkıyor. Gece meclisine aydınlatan ışığıma bakma. İçimi yakan ateşe bak. Anne, hem met sözleri söylüyor, hem de sararmış yanağından sel gibi gözyaşı dökülüyordu. Anne, sözüne devamla pervaneye dedi ki: “Ey pervane! Ey aşk iddiacısı! Aşk, senin için değil. Seninki bir ​​kuru iddiadan ibaret. Sende ne sabır var, ne metanet ve tahammül. Sen azıcık bir ışık ve ateş gördün mü, hemen yanıyorsun. Ben tamamıyla yanıncaya Kadar dikilip duruyor, dayanıyorum. Aşk ateşi senin yalnız kanadını, benim vücudumu, baştan aşağı yakar. Sadi de anne gibidir. Dışı parlaktır, ama içi yanmıştır.

Artık gece bitiyor, sabah oluyordu. Peri yüzlü bir hizmetçi gelip mumu söndürdü. Zavallı anne, dumanı tepesinden çıkarken: “Aşkın sonu budur işte” dedi ve can verdi. Aşıklığın ne demek olmak istersen anlatayım: Ölmek suretiyle yanmaktan kurtulmak… Sevgilisi eliyle öldürülen aşığın mezarına gidip de ağlama, bilakis sevinerek şöyle de: “Ne mutlu ona! Sevgilisinin makbulü olduğu için sevgili onu öldürmüştür. Aşık isen dertten kurtulmaya çalışma… Yalnız Sadi gibi garazsız, ivazsız aşık ol.

Aşık bir fedai demektir. Nasıl ki, bir, fedai gayesine varmadıkça emeline erişmedikçe başına taş ve ok yağsa meydandan çekilmezse, aşık da öyledir.

Ben sana denize açılma demiyorum. Açılacak olursan tufana safra katlan, diyorum.

Bostan-Üçüncü Bölüm

 

Günün Şiiri

Anlat Bana, Nedir Aşk?

İlk günbatımının hemen ardından söylediklerimiz, bir

yüzyıl sonra da geçerli olabilirdi ve biz, güneşe

boğulmuş bir ilkyaz sabahının ilk saatlerinde, en çalışkan

çiftçilerle yarışarak, zamanı değirmenlerimize çuvallar

dolusu taşıyabilirdik. Bunları düşleyemiyorsak eğer,

 

anlat bana, nedir aşk?

 

İlk mektuplarımızla birlikte okumayı sökerdik ve

ellerimizin tutkusu uğruna en yakıcı özlemleri göze

alabilirdik. Sonra geleceği müjdelenmiş yok ülkelerin

tapınaklarında beklemek yerine, şimdi ele geçirilmiş bir

gecenin saatlerinde eritebilirdik. Yapamamışsak bunları

eğer,

 

anlat bana, nedir aşk?

 

Sabahın ilk dalgaları bizi kumsalda bulmayabilirdi ve

biz,  günah çıkartmak için mavi sığınaklarımızı yeğlerdik.

Köpüklü haritalarda yerimizi arayanlar, bir an sonra

haritalarını yitirirler, sonradan, çok sonradan

söylencelerimizle yetinmek zorunda kalırlardı.

olmamışsa söylencelerimiz eğer,

 

anlat bana, nedir aşk?

Ahmet CEMAL

 

Hiç Olmayacak Bir Gece

Hiç olmayacak bir gecede

bir sokağı, sırılsıklam, yakalamak

bir ucundan, geçip gitmeksizin.

 

Kar ortasında donmuş bir güneş.

Büyük Sahra’da yürüyen buz dağları.

Kadife yüzeyli kaktüsler.

Düşlerde bile kalmamış.

 

Hiç olmayacak bir gece için

koştuğumuzda birbirimize,

yazıp yaşayamamaktı, biliyorduk

artık özlemleri bile

hak etmediğimizi.

 

Yarın sabah marketlere dolacak

insanlar, ellerinde

yazarkasaların fiş kusmukları.

Sonra bankalarda

teleişlemlerin mucizeleri başlayacak.

Paydos düdüğüyle işçiler,

gözlerinde üretimin parıltısı

ve ceplerinde

farkına varılmaksızın yitirilmiş

yaşamların kırıntılarıyla

tulumlarını asacaklar.

 

Hiçbiri, hiçbiri bilmeyecek,

hiç olmayacak bir gecede,

hiç geçilmeyecek bir sokağı

ıslak uçlarından yakalamanın

ne demek olduğunu.

 

Çünkü onlara

hiç anlatılmayacak.

Ahmet CEMAL

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here