Balık Ekmek Oh Ne Güzel Yemek…

0
216

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Neredeyse 10 yıla yakındır yapımı süren Arsuz yolu gazetemizde çıkan haberlerden de anlaşılacağı gibi can almaya devam ediyor. Çoktan beri düşünüyorum ki herhalde hayaletler uğraşıyor bu yol yapımında. Arsuz’a gidip gelirken, güneş altında uyuklayan yol yapım araçlarını yalnız ve çok sıkıntılı bir durumda gördükçe. Geceleri hayaletler gelip bu araçları çalıştırıyor ve yol garip bir biçimde  yanlara doğru  nokta, nokta ilerliyor! Konuklarım soruyorlardı denize doğru uzanan bu “T” çıkıntılarının bu kadar sıklıkla yapılmasının nedeni nedir, diye? Ne yanıt vereceğimi bilemiyorum. “Bir bildikleri vardır” diyorum. Ama ne biliyorlar, bilmiyorum. Ve bir anlam veremiyorum ve çok fesat bir biçimde nedeninin fazla taşları denize yığmak olduğunu da düşünmüyor değilim yani! Ve başka bir açıklama gelmiyor aklıma şu an  karşımda uzanan yarı kaya dağının gün, gün  eridiğini gördükçe.

Antalya, Gazipaşa yolu geçen yıl bir çırpıda yapılıp bitti. Eski yola hiç dokunulmadı. Yolu üstten aldılar ve bir yıl gibi kısa zamanda tamamladılar. İsteyen eski yolu kullanır, yılan gibi denize paralel uzanan nefis deniz manzaralı, isterse yukardan geçen ve zamanı on beş dakika öteleyen otoyolda. Bizim Arsuz yolu da orijinaline dokunmadan  üstten alınamaz mıydı diye düşünüyorum o yolu gördükten sonra.

Ve İskenderun’da düşünü kurduğum şeyler vardı. Denizi ve kenarını değerlendirmek gibi… Aynen İstanbul’da Eminönü’nü meydanındaki gibi… Balıkçı tekneleri, denize paralel uzanan sergi salonları ve ekmek balık mekanları. Boğaz turu yapan gemiler ve yolcu gemileri kalabalık bir deniz, kalabalık bir deniz kenarı hayatta olduğunu, yaşadığını anımsatan  bir curcuna ohhh. Yazarlık yaşamım müddetince bunları yazdım. İlk olarak gezi tekneleri denizde görülmeye başladı; bir iki. Olsun yakında Arsuz’a sefer yapabilecek duruma gelecekler inanıyorum. Sonra iskele oldu. Kendimi müthiş mutlu algıladım, gecenin bir yarısı orda gönlümce koştum. Resim çektim resim çektirdim. Ancak  şimdi orada anlamını çözemediğim karşılıklı iki otobüs durağı var!!

Korkunç görünüyorlar. Tek kelime ile. Neden, niçin oradalar, birbirimize sorduk. Konuklarımla dört ay sonra ilk kez oradan geçerken. Kocaman iki palmiye ağacı yerleştirselerdi ya oraya? Nedir o duraklar? Belki birisi hayrına bizi bilgilendirir. Aslında böyle bir sorumlulukları yok bizimkilerin gördüğüm kadarı ile. Geçenlerde su faturalarında “boru  masrafı muaf” yazmasına rağmen ve belediye başkanı bu para  alınmayacak demesine rağmen bazı  elamanların parayı aldığı bazılarının almadığı. Ve insanların kafasının karışık olduğunu yazmıştık yanıt beklemiştik bu konuda belki birisi hayrına bilgi verir diye. Mahalle dedikodularına kulak asmayarak ancak yanıt gelmedi. Herkes kafasına görse fatura ödemeye devam ediyor. Belli ki kimsenin sokaktaki adamı düşündüğü yok. Ve sorulara yanıt verme gibi bir alışkanlıkları…

Neyse nikah salonu deniz kenarına taşındı bu da olumlu bir şey ve ardından,  birkaç  ay önce arkadaşım “sahilde balık ekmek yiyenleri gördüm” dedi. Acayip heyecanlandık. Ancak sonra anladık ki o geçici bir şeymiş. Baya bir üzüldük. Ancak konuklarımla gezerken ohh birde baktık ki kaldırım da birkaç masa ve balık ekmek!! İnsan nasıl bu kadar sevinir ki valla bilmiyorum. Eski bir dosta kavuşmuş gibi. Balık ekmek yesem bari… Çoktan beri memleketimde bendenizi sevindiren bir şey olmuyordu doğrusu. Hatta üzen çok şey vardı. Örneğin Hilton Otel yapımı, o ne ya bir kazan kaynıyor kapalı kapılar ardında beyaz dumanının havaya savurarak? O ne dumanı onu da bilmiyorum. Ve yanı başına kurulan yine İstanbul örneği “yalı” adlı modern ve zenginlik simgesi balıkçı lokantası. Alçak gönüllü sahilimizde doğrusu çok abartılı yapılar bunlar. Başımı eğerek geçiyorum artık oradan. Birde çimlere yayılmış, çizgili pijamalı insanları, top sektiren çocukları, gizlice bir kenarda namaz kılanları görünce bu yapıların korkunçluğu büyüyor ruhumda. Balık ekmek ne kadar sevindirdiyse bendenizi bu kocaman şeylerde o kadar canımı sıkıyor. Ve adaletin bu mu dünya demeden geçemiyorum ve elimde olanak olsa, eşitliği nasıl sağlardım diye kafa patlatmıyorum, ne yapacağımı biliyorum ama yinede  kapitalist düzen ezerde geçer üzerimden biliyorum.

Ah şu küçük şeyler olmasa nasıl yaşayabilirdik bilmiyorum valla. Balık ekmekle İskenderun’a renk veren arkadaşları kutluyorum doğrusu. Ve artsın sayıları diliyorum. Ve şimdilik sağlık ve sevgiyle hep birlikte el ele kalalım sevgili okuyucularım. Yase

& & & & &

Ve sevgili okuyucularım hani uzayan ve içinden çıkılmaz duruma gelen işler için yılan hikayesine döndü deriz ya bazen. Nedir bu yılan hikayesi diye düşündüm. Ve ufak bir dolaştım nette bir sürü şey çıktı karşıma, hepsini okumadım ama bir kaçını okuduktan sonra bu mitolojik öyküyü paylaşmak istedim. Dr. Hamit Hancı’nın kaleminden.

Son Asur kralı Asurbanipal’in kütüphanesinde bulunan eski bir Sümer metninde, yılanla kartal arasında geçen bu efsane anlatılır:

Kuş, komşusu yılana, “Gel” dedi, “Barış” ve dostluk yemini edelim ve ona uymayanın üstüne güneş tanrısı Şamaş’ın laneti yağsın.” Güneş tanrısının huzurunda yemin ettiler ve yeminlerini lanetle mühürlediler: Sonra yavruları oldu. Yılanınki bir karaağaç gölgesinde, kuşunki bir dağ doruğunda doğdu. Ve kuş yabani bir boğa ya da eşek yakaladığında, yılan bundan yedi, çekildi ve yavruları yedi. Yılan yabani bir keçi ya da antilop yakaladığında, ulu kartal yedi, çekildi ve yavruları yedi. Ta ki bir gün, kartalın yavruları tüylenip de kötü düşünceler kuşun aklına gelinceye kadar. Ve efsane böylece devam eder.

Yılan, hekimliğin yanı sıra hemşirelik, eczacılık, veteriner ve diş hekimliğinin mesleki sembolü olan bir yaratıktır. Bunun neden sembol olarak seçildiği yanıtı ise genellikle birkaç cümleyi geçmemektedir. Bu çalışmamızda yılanı tüm yönleriyle derinlemesine ele almak, konuyu çok genişletip Prof. Dr. Fuat Yöndemlinin aktarımı ve Evliya Çelebi’nin tabiriyle olayı “yılan hikayesi gibi” uzatmak amacımız olacaktır. Bu nedenle her konuya kıyısından kenarından dokundurma yapılarak bir özet verilecektir. Yılan görünüş itibariyle pek sevimli olmayan, hatta “soğuk” olarak tanımlanan bir canlıdır. Gerçekte, yeryüzünde yılanlar kadar kendisine zıt anlamlar yüklenen bir başka yaratık bulmak olanaklı değildir. Bir yanda “tanrı” kabul edilip kendisine tapınılırken, diğer tarafta “insanoğlunun Cennet’ten çıkarılmasının baş suçlusu”, “şeytan” olarak değerlendirilmektedir.

Yılan kelimesi, etimolojik olarak Çincedeki “lung” kelimesinden Türkçeye geçmiştir. San’at tarihinde bu yaratığı ifade için ayrıca luu, ejder, ejderha, nek, mar, soğulcan, evran (evren), dragon, griffon gibi daha pek çok ad kullanılmaktadır.

Gerek yılan, gerekse onun dev şekli olan ejder (ya da ejderha) sureti antik çağlara ait mitolojilerde çok yaygın bir semboldür. Bütün Eski Yakın Doğu’da olduğu gibi Eski Mısır’da da yılan, ilahi bir varlık sayılmaktadır. Antik Mısır’ın yılan suretindeki ilahesinin adı Lütufkar Uto ya da Wazit’dir. Buna mukabil bütün Mısır’da şeytan olarak tanınan Apophis de yılan suretindedir. Eski Mısır san’atında görülen bir başka yılanlı tasvir ise, kuyruğunu ısırarak halka şeklini alan yılan motifidir. Kuyruğunu ısıran ya da yutan yılan yani “uroborus”. Uroborus: Sonu başlangıcımdır. Bu simgeye Roma’dan Hindistan’a, Mısır’dan Çin’e kadar geniş bir coğrafyada rastlanır ve genel olarak ebedi dönüşü, döngüsel zamanı ve yaşamı, bölünmezliği ve sonsuzluğu simgeler. Budhistler onu samsara döngüsüyle özdeşleştirmişlerdir.

Eski Mısır’da Tıbbın Iki Sembolü: Yılan ve Hekim Imhotep’tir Tıp kelimesinin orijinini aldığı Teb (Thebai) şehrinin totemi yılandır. Teb şehri ise eski Mısır’ın en önemli sağlık merkezidir. Ayrıca Milattan üçbin yıl evvel Mısır’da yaşamış Imhotep’in, tarihte bilinen ilk hekim olduğu iddia edilmektedir. Adı “Sulh ve sükûndan gelen” anlamında olan bu hekim, engin tıbbi bilgisinin yanı sıra mimari ve astrolojide de söz sahibi, yazarlık ve rahiplik yapan, çok yönlü bir alimdir. San’at tarihiyle ilgili eserler, yılanın tıp sembolü olarak ilk defa kullanılmasının Sümerlerde görüldüğünü belirtmektedir. Sümer tanrılarından birinin adı “Yaşam Ağacının Hakimi” manasına gelen Ningişzida’dır. Bu tanrının sembolü olan ağaca sarılmış haldeki biri erkek biri dişi iki yılandır. Sopanın yaşam ağacını, yani yaşamı; yılanın ise gençliği temsil ettiği bu motif, binlerce yıl boyunca çeşitli ülkelerde yalnız sopa ya da sopa-yılan, ya da birbirine sarılmış iki yılan halinde koruyucu ve şifa verici bir sembol olarak resimlerde, kabartmalarda kullanılmış ve Asklepios kültünden bu yana da hekimliğin amblemi olmuştur.

Günün Şiiri

Şehrin Üstünden Geçen Bulutlar

Bakıp imreniyorum akınına

Şehrin üstünden geçen bulutların.

Belki gidiyorlardır yakınına

Rüyamızı kuşatan hudutların.

Evler, ağaçlar, sular, ben ve bu an

Sanki bulutlarla bir, akıyoruz;

Onların hevesine uyaraktan

Cenup ufuklarına bakıyoruz.

Biz de hafif olsaydık bir rüzgârdan,

Yer alsaydık şu bulut kervanında,

Güzel’e ve Yeni’ye doğru koşan

Bu sonrasız gidişin bir yanında;

Dağlara, denizlere, ovalara

Uzansaydık yağarak iplik iplik,

Tohumları susamış tarlalara

Bahar, gölge ve yağmur götürseydik.

Bakıp imreniyorum akınına

Şehrin üstünden uçan bulutların.

Gidiyor, gidiyorlar yakınına

Rüyamızı kuşatan hudutların.

Ahmet Muhip DRANAS

Günün Sözü

Zirvelerde kartallar da bulunur, yılanlar da. Ancak birisi oraya süzülerek, diğeri ise sürünerek gelmiştir. Önemli olan nereye gelmiş olduğunuzdan çok, nereden ve nasıl geldiğinizdir.

Cenap Şahabettin

Bir fikri öldürmek istiyorsan, onu gereğinden fazla kelimeyle ifade et!

Frank A. Clarck

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here