Tercih ve Kabul!

0
292

“Hayat, aslında tercihlerimizin bir toplamıdır!”

Hayatın her anında çağrışımlarına tanık olduğum bu sözün doğruluğundan kuşkum yoktu.. Zira toplumcu hümanist bilge Gramsci’nin; “İnsan bir süreçtir ve kesin olarak kendi davranışlarının sürecidir” yargısından hareketle, her insanın her an ne olmakta olduğuna yönelik tercih hakkına sahip “iradeli” davranışlarının sürecinde var oluşunu yaşadığını düşünenlerle hemfikirdim.. Artı, eğitimin, insan hüviyetiyle doğan her bireyin şahsiyet kazanımlı insan olma / kalma süreci olduğu da temel kabullerim arasındaydı..

Tercih; Arapça ağır gelen, ağırlığın baskınlığı olarak tanımlanan “RCH” kökünden geliyordu..  Aynı kökten gelen rüçhan;  üstünlük, üstün olan anlamındaydı.. Bu halde bir nesne, bir olay veya bir durumun nitelik yönüyle düşünsel ağırlığını duyumsayıp seçerek, diğerlerinden üstün tutuyorsak, bir tercih de yapıyoruz demekti..

Mesela? Mesela; ağırlık dengesindeki terazi kefelerinin birinde belirli bir ölçü taşı, diğerinde buğday olduğunu düşünelim.. Burada tercih, taşla buğday arasında değil, nicel iki eşit ağırlığın nitelik yönüyle kafi derecede bilinen üstünlüğü üzerineydi..

 Tercihi, tercih sahiplerinin ağırlıklar üzerindeki bilgi yeterlik dereceleri yani kifayetleri belirlemekteydi.. Mesela, terazideki nicel iki eşit ağırlıktan biri olan ölçü taşının değerinin, diğer kefedeki buğdayı elde etmek için harcanan iş ve emeğin görünmeyen değeri olduğu kanaatinde isek, bunu tercihte belirleyici bir yeter sebep olarak kabul edebilirdik..

Kaldı ki tercihlerimiz üzerinde kabul veya red olgusu, “akıl ve tecrübe” sentezli bir düşünme ile, seçerek, tavır alarak eyleme karar verme yeteneğimiz anlamlı iradenin işiydi.. Akıl ve tecrübeyi” öne alan tabiatçı bilgelerden Zekeriya Razî; “iradenin evrensel determinizme tabi olduğunu, evrende hiçbir failin özgür olmadığını” söylüyordu.. Bu bağlamda anlamlı bir seçme veya isteme olayından söz edebilmek için, tercihteki belirleyici irademizin cebri değil zaruri yeter bir sebebi olması gerektiği açıktı..

İyi de, hayatımızda birini diğerine üstün tutarak yaptığımız tercihlerimizde her zaman bilgi yeterlik derecesi anlamında belirleyici bir yeter sebebi gözetebiliyor muyduk?

Mesela eğitimde.. Bilgi, beceri, davranış kazanımı ile yeteneklerini / kabiliyetlerini geliştirerek onları “ahlaki yetkinlik” içinde yetiştirebilmek! Bu hedef çocuklarımızın geleceğine / istikbaline yönelik cebri değil zaruri yeter sebebimiz diğer ifade ile tercihteki öne aldığımız makbul kabullerimizdendi.. Yetenek ve geleceğe tekabül eden kabiliyet ve istikbal sözcükleri; öne almak, karşılamak, yönelmek, gelmek anlamlarını içeren Arapça KBL kökünden geliyordu.. Tekabül de, makbul de, kabul de aynı köktendi..

Tamam, kabul, kabul de, ya bu kabuldeki bilgi yeterlik derecemiz? Acaba çocuklarımızın istikbaline yönelik kabiliyet kazanımı tercihimizle ilgili kâfi derecede kanaat sahibi miydik? Kanaat sahibi isek, bu halde kendimizi kandırmıyor dolayısıyla ikna olmuşuz demekti.. Kaldı ki eğitim bir aldanma değil ikna etme süreciydi.. Dolayısıyla bu kabul, kabiliyet kazanım süreci içindeki çocuklarımıza da, eğitimine de güvenmekte olduğumuzun kanıtıydı.. Kanaatlerin güvene dönüşmesi, sürecin devamındaki ihtiyaçların da giderebileceği konusunda bir umut oluşturmaktaydı.. Güvene dönüşmeyen kanaatin değişmesi ise eşyanın tabiatındandı.. Çünkü  giderilen ihtiyaç, beklentiyi karşılamıyorsa, ihtiyaç giderme beklentisinde hasıl olan kanaatin değişmesi de kaçınılmazdı..

Güvene dönüşmeyen kanaati değiştirmemek ise o konuda ikna oluşu değil aldanışı veya kandırılışı görmezden gelmek demekti.. O halde güvene dönüşüp umut oluşturmayan bir kanaatte ısrar etmenin, nafile bir beklentiyle kanış ve aldanıştan başka bir anlamı yoktu..

Konu üzerinde düşünme ve düşünce üretebilmemiz için Celaleddin Rumi’nin Mesnevi’sinden bir paragraf: “Satıcının terazisinde topraktan kilo vardı. Toprak yemeyi adet edinmiş müşteri şeker istedi. Satıcı şekeri torbaya koyarken, müşteri gizlice toprak kilodan yedi. Satıcı gördü ama görmemezlikten geldi. Alıcı da görmeden biraz daha yemek için satıcıyı gözlüyordu. Satıcı da daha hafif şeker tartmak için işini ağırdan alıyordu..”

Mesnevi’deki bu geçmiş zamanlı kıssa, şimdiki zamanımızı içerip gelecek zamanımızı da kuşatan bir aydınlıkta, tercihlerimize ışıklı bir hisse olur mu? Belki olur..

Selam ve saygılar…                                                                         ozdemirgurcan23@gmail.com

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here