Esarette Kalanlar (Özkan Karaca)

0
117

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Elimde Özkan Karaca’nın “Esarette Kalanlar” adlı kitabı var. 1. Dünya Savaşı’nda birçok cephede savaşan Osmanlı ordusunun daha yirmisine varmamış askerlerin vatanlarından uzaklarda esir düşmelerini ve başlarına gelenleri o zamanlardan kalan mektuplarla, şiirlerle, belgelerle, resimlerle anlatan bir kitap. Bu kitabı okuyunca “Lozan’ın bir aldatmaca olmadığını” bir kez daha anlayacak okuyucular. Tam burada kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum.

Esir Ahmet

Mısır’da tel örgüler arasında tam sekiz yıl esir yaşıyor Ahmet Çavuş. Kızı Rukiye hanıma anlattığına göre, sürekli pirinç yedirirlermiş. Aylarca yedikleri gıda buymuş, bu yüzden esirler iğne ipliğe dönmüş, adım atacak güçleri kalmamış. Arada bir bulgur pilavı verdiklerinde ise esirler hemen toparlanmaya başlarmış. Ahmet Çavuş bir gün tel örgülerin kenarında semiz otu görmüş, tanıdık bir sebzeymiş anasından. Topraktan çektiği gibi toprağını silkeleyip yemeğe başlamış. Yemeklerine sürekli ilaç konduğu için tavukkarası olmuş gözleri. Gece oldu mu çevreyi göremezlermiş. Kalırlarmış tel örgülerin içinde. Bazen lahana ve ıspanak gelirdi tarlalardan, onları olduğu gibi kaynatıp yerlermiş. Semiz otunu yediği gün bir şey fark etmiş Ahmet Çavuş. Gece gözlerinin gördüğünü arkadaşlarına anlatmış. Fısıltı halinde yayılmış bu haber askerler arasında, ondan sonra hepsi semizotu yemeye başlamışlar. Semizotları çıksın diye yağmurun yağmasını bekler olmuşlar artık.

Yıllar yılları kovalamış ve Lozan antlaşması sonuncu esaret bitmiş, esir değişimi yapılmış. Ahmet Çavuş çakı gibi 17 yaşında bir fidan olarak çıktığı ana ocağına yorgun ama bir o kadar da gururlu ve onurlu olarak dönmüş.

Anası yığılmış kalmış, öldü bildiği aslan gibi oğlu 8 yıl sonra karşısına capcanlı çıkınca ne yapacağını şaşırmış, inanamamış, delirdiğini sanmış. “Aklımı mı oynatıyorum” diye feryat etmiş. Oğlu ona sarılıp “ana ben geldim oğlun Ahmet Çavuş” diyene dek inanmamış.

Sevgili okuyucularım bu kitaptan sadece bir sayfalık alıntı. Meraklıları için çok güzel bir kitap. Esarette kalan Osmanlı ordusunun bazı askerlerinin dünyanın en ücra köşelerinde bile kendi ülkülerine, bayramlarına, dinlerine ve ananelerini, kendileri gibi yaşatmaya çalışarak yıllarını geçirmişler, bazıları ağır hastalıklar geçirirken şehit olmuş, bazıları gazi olarak, bazıları şartları zorlayıp gazete bile çıkarmış. Ama sonunda hepsi Lozan antlaşması sonunda yurda dönmüş. Tarih kanla yazılmış, toprak kanla yoğrulmuş ve bu günlere böyle gelinmiş. Kolay değil şehit olmak, vatanı bağımsızlığına kavuşturmak kolay değil insan olmak. Ve kolay olmamış konuşmak öylesine havadan sudanmış gibi.

Ve saygı için, anımsanmak için yapılan büstlere, put diyerek öyle sorumsuzca, cahilce, vahşice saldırmak. Keşke bir dakika oturup düşünsek, bir sayfa bir şey okusak, cahillik en büyük derdimiz… Hz. Ali’nin dediği gibi cahili inandıramazsın…

Ve sevgili okuyucularım, sağlıkla, sevgiyle kalalım şimdi. Ayrımsız gayrımsız her zaman… Yase

& & & & &

Şehit Mektubu

Sevgili Anneciğim,

Buraya geldikten ancak kırk gün sonra size bir iki satır şey yazabilmek için fırsatı askerliğini bitiren erlerin gidişinden yararlanarak yakaladım. Şu mektubu yazmak için kağıdı bile askerlerin koğuşundan aratarak zorla buldum. Burada yaşamak zor anne… İsterseniz birazcık size buralardan bahsedeyim.

Burası Şırnak’tan 20-25 km. uzaklıkta doğusunda Cudi dağı, batısında Gabardağı, güney de ise Giraf diye dağların bulunduğu 60-70 hanelik bir köy. Köyün hemen girişinde bulunan bölüğümüzde betondan sadece bizim kaldığımız iki gözlü bir ev yanında bulunan bir haber merkezi var. Bölükte askerlerin kaldığı yer tam bir ahır görüntüsünde. Şu anda ikmallerimize araçların gelebildiği yere kadar gidip, tahminen 10 km kadar yokuş bir yolla sırtımızda taşıyarak yapıyoruz. Burada her şeyimizi kendimiz yapmak zorundayız. Aksi halde aç veya odunsuz kalıp soğuktan donabiliriz. Bir aydır kesik olan elektriğimiz iki gün evvel geldi. Bir şeyin yokluğu olmayınca varlığından bir şey anlamıyormuşuz.

O altmış hanelik köyün görüntüsü elektrik gelince bize kocaman bir kent gibi gelmişti. Kısacası burada her şeyin yokluğunu çekiyoruz ama en çok sizlerin ve sevdiklerimizin. Bu yıl kar burada çok fazla yağdı. Köylüler 30 yıldır böyle kar görmediklerini söylüyorlar. Bir hafta devamlı yağan kardan sonra birde terörist peşinde dolaşmak bize hem doğayla hem de teröristle uğraşmak zorunda bırakıyor. Bir görev en az beş gün sürüyor, dağlarda, karla soğukla, teröristlerle ve korkuyla mücadele etmek zor gerçekten çok zor. Fakat her şeye rağmen yaşamak için bunları yapmak zorundayım. Burada benimle birlikte 20 tane askerin sorumlusuyum. Onların hem komutanı hem annesi, babası hem de arkadaşı olmak zorundayım. Bazen üç gün uyumadığım zamanlar oluyor. Burada uyumakla ölmek arasında pek fazla fark yok. Daima uyanık olup hem etrafı hem nöbetteki askerleri kontrol etmek zorundayım. Bir anlık gaflet hepimizin sonu olabilir.

Köylülerin çoğu terörist fakat onlarda hem bizlere hem teröristlere yardım etmek zorunda kalıyorlar. Köylüler iki mt. karda bir yere gidemedikleri için önce bizim gidip gelip yolları açmamızı bekliyorlar. Ne sağlık ocağı, ne okul nede köylülerle uğraşacak bizden başka bir kurum var. İster istemez bizimle iyi geçiniyorlar. Geçen gün yine bir köye gitmiştik. İki gün sonra köyün muhtarı yanımıza gelerek bir kadının çok kötü doğum sancıları çektiğini ilk doğumu olduğunu, bir türlü doğum yapamadığını söyledi. O anda bir insan hayatının benim ellerimde olduğunu düşündüm. Köyün yolu kardan kapalı ve kadının yetiştirilmesine imkan yoktu.

Zaten kadın geceden beri sancı çekiyormuş. Köylü gece çıkamadığı için gelememiş, gece gördüğümüz herkese terörist muamelesi yapıyoruz. Yapabileceğin tek şey tabur komutanını arayarak helikopter istemekti. Fakat helikopter bizim için bile gelmiyordu nerde kalmış bir köylü için. Ama yine de tüm içtenliğimle ve ısrarla helikopter istedim. Köylüyü toplayıp köyün ortasında helikopterin inmesi için iki mt kalındığındaki karı açtırdım. Bütün köylü ve ben büyük gayret gösterdik. Artık her şey helikopterin gelmesine kalmıştı. Sıkıntılı bekleyişler ve birçok ricadan sonra nihayet helikopter geldi. Kadını gönderdik. Artık benim yapabileceğim hiçbir şey kalmamıştı. O kadına dua etmekten başka bir şey yapamazdım.

Köylünün benim elimi sıkıştan ve bana ettikleri dualar belki de sizin yaptığınız dualar kadar vardır. İşte günler burada her şeyi yaşayarak geçiyor. Gündüz elini sıkan köylü akşamları dağa çıkıp üzerime ateş yağdırabilirler. Akşam olunca her şey bitiyor burada. Sadece bekleme başlıyor ta ki bir kaleşnikof un bu sessizliği bozmasına kadar. İşte o zaman insanın aklına hiçbir şey gelmiyor, karşındakileri caydırıp seni yok etmesine izin vermeden bildiğim tüm askerlik kavramlarını uyguluyorum. Yaşamakta ölmekte tuhaf buralarda… Buralara nasıl düştüm? Suçum neydi? Bilmiyorum ama her şeye rağmen başa gelen çekilir diyorum. Her gün ağarmasında acaba batan günü görebilecek miyim? diyorum. Ne yaşayacağım ne de öleceğim belli, her şey olabilir. Ama buradan sağ salim dönmek ve sizlerle tekrar kavuşmanın özlemiyle yaşamaya daha kuvvetli sarılıyorum.

Sizleri çok seven oğlunuz

Ne Mutlu Türküm Diyene…

 

Günün Şiiri

Barış Nedir Sevgilim?
barış nedir sevgilim
biliyor musun
bir köprü müdür üstüne gölgeler düşünce çöken
halka açılamadan batan bir şirket
iki savaş arasında verilen çay molası mıdır barış
yoksa
hurdacıya söylediği son sözler mi
bisikleti vurulan bir çocuğun
söyle sevgilim
Einstein’ın Roosevelt’e yazdığı mektup mudur barış
Lozan’dan gelen telefon mu Mustafa Kemal’e
çöplerini bilimin süpürdüğü bir sokak mıdır barış yoksa

söyle sevgilim
de ki
tünediği balkon uçuruma düşen yavru bir kuştur barış
saatçiyi hapse attıkları için kurulamayan bir meydan saati
ayağımızdaki paslı çiviyi bacağımızı keserek çıkaran bir melek
de ki
aptalların türküsü
oyuna getirilenlerin ülküsüdür barış
dişleri sökülmüş Asya kaplanıdır kapitalizmin sirkinde

de ki sevgilim
içine bayat pil konmuş el feneridir barış
fosforlu izleridir bayrakların üzerinde gezen salyangozların
barış düşsel beyaz buluttur bir kaleye çarpıp dağılan
kör bir toplumun tehdit dolu yazılarla kirlettiği bir defterdir
barış
kendinde bulamayıp başkalarında aradığıdır insanın
barış
halkının üzerine devrilen bir devlettir zor dönemeçlerde
açılmadığı için posta kutusunda ölen bir mektuptur barış
patlayıp seyircileri öldüren bir futbol topudur son dakikada

bunların hiçbiri
hiçbiri değilse barış
söyle sevgilim
savaşın düş kurduğu yerlerde
hangi yüzsüzün uydurduğu bi’ sözcüktür
şu dillerden düşmeyen barış

Akgün AKOVA

 

Günün Fıkrası

Adamın birinin evine bir kedi musallat olmuş. Adam ne yaptıysa kediyi evden uzaklaştıramamış. Bunun üzerine kediyi alıp uzak bir yere götürmeye karar vermiş. Kediyi götürmüş götürmesine ama 5 saat sonra kedi geri gelmiş. Bunun üzerine adam daha uzak bir yere götürmüş kediyi. Kedi bu sefer geç te olsa 7-8 saat sonra çıkagelmiş. Adam iyice sinirlenmiş. Almış kediyi mesafesi uzak, yolları karmakarışık bir yere götürmüş ve bırakmış. Fakat bu sefer dönüş yolunda kendisi kaybolmuş. Bunun üzerine adam evi aramış ve karısına sormuş.

“Hanım, kedi eve geldi mi?”

“Geldi bey, çok oldu sen nerelerdesin?”

“Söyle o şerefsize gelsin beni alsın” 🙂

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here