Belki Aslında Aradığımızı Bulmak İstemiyoruz ya da Gerçekten Ne Aradığımızı Bilmiyoruz!!!

0
80

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? “Ben güneşi gösterdim onlar parmağıma baktılar” Halil Cibren. Bu sabah bu söz dilimde uyandım güne. Birçok duyguyu iç içe yaşıyoruz bu günlerde. Darmadağınık kafamızın yüreğimiz ta içi. Rahmetli teyzem için gelen konukları taziye çadırında ağırlarken aklımızda yalnızca yaptığımız işi güzel ve teyzeme layık yapmak istediğimizden -o gülümsememizi isterdi her zaman- hem hüzünlü hem de güler yüzlüyüz.

Ölüm hak, nasıl ki Dünyaya geliyoruz aynı şekilde gideceğiz tabi. Ancak yine de ayrılıklar acı ancak bu günlerde gelen gidenler acımızı paylaşıyor. Ve tabi olarak yine bu yüzden acı çekmeyi erteledik. Ve düşünmeyi ve yorum yapmayı o kadar tıka basa dolu ki içimiz bir kelime bile düşmek istemiyor dilimizden, inkâr ediyoruz yaşadıklarımızı sanki hiç yaşanmamışlar gibi davranıyoruz! Dedim ya birçok duygu Arap saçına dönmüş içimizde dolaştıkça dolaşıyor.

Ve bu karmaşa ile yaşarken uyurken geliyor bir söz dilinize yapışıyor. “Ben onlara güneşi gösterdim, onlar parmağıma baktılar” Hani Nasrettin hocanın fıkrasındaki gibi. Bu sayfada çok anlatmışımdır bilirsiniz fıkrayı. Hani hoca yüzüğünü düşürmüş arıyor ya işte o fıkra. Komşular sormuş “hayrola hoca ne arıyorsun?” “Yüzüğümü düşürdüm onu arıyorum” “Nerde düşürdün” İçerde” “Eee neden dışarıda arıyorsun o halde” O “dışarısı aydınlık ondan” demiş.

Ve biz içimdeki karmaşık tıka basa duygularla hep başka yerlerde aranıyoruz; çünkü korkuyoruz güneşe bakmaktan, bu yüzden parmağa bakıyoruz, çünkü aydınlıktan korkuyoruz, ışık yakmıyoruz, belki aslında aradığımızı bulmak istemiyoruz yâ da gerçekten ne aradığımızı bilmiyoruz, ya da aslında aradığımız bir şey de yokmuş mu!

Ve sevgili okuyucularım şimdilik sağlıkla, sevgiyle kalalım ayrımsız gayrımsız… Yase

& & & & &

Düş Gücü

Genç yönetmen yeni filmi için yüzü düzgün, kamera karşısında rahat, düş gücü gelişkin bir kadın oyuncu arıyordu. Gazeteye ilan vererek adayları davet etmişti. Gün boyu peş peşe girdiği mülakatlardan yorgundu. O, kendine yeni bir kahve koyarken, sıradaki oyuncu adayını içeri aldılar. Alımlı genç kız, yüzünde meraklı bir tebessümle deneme kamerasının karşısına oturdu ve yönetmenle sohbete başladı. Adı Emile Muller’di. Kısa hasbıhalden sonra yönetmen değişik bir şey denemiş olmak için “Çantanızı açıp bana içindekileri birer birer anlatır mısınız?” dedi. Genç kız arkadaki çantaya uzandı. Fermuarını açtı. Önce eline gelen iri kırmızı elmayı çıkarıp anlattı: “Bu elmayı sabah tezgâh başında meyvelerini parlatırken gördüğüm manav hediye etti. Çok iştahlı bakmış olmalıyım.” Sonra bir kitap çıkardı. Henüz kitabın ilk sayfalarında olduğunu ve okuduğu satırlardan çok etkilendiğini anlattı. Romanın başkahramanının dalaverelerinden söz etti.

Ardından bir gazete çıkardı: İş aranıyor ilanını orada okumuştu. Listede, başvuracağı başka işler de vardı. Sonra makyaj çantası, ajandası ve not defteri… Yönetmen, bu sonuncudan rasgele bir sayfa çevirip okumasını isteyince defteri açıp mahcup bir edayla okudu genç kız… Özel duygulardı okudukları… Derken çantanın gizli bölmesine attı elini… Oradan iki fotoğraf çıkardı. Biri uyuyan genç bir adam fotoğrafıydı: “Sevgilim” diye açıkladı: “Fotoğraf çektirmeyi hiç sevmez de… Ancak uykudayken çekebiliyorum fotoğrafını…” İkinci fotoğrafın annesinin evlenmeden önceki hali olduğunu söyledi. O halini şimdikinden daha çok seviyordu. Genç kızın, çantadan çıkarıp büyük doğallıkla anlattığı her bir nesne, bir yapbozun parçaları gibi onun hayatından kesitler sunuyordu.

Bu oyun, 15 dakika kadar sürdü. Sonunda yönetmen Emile’e teşekkür etti. Çıkarken kapıdaki görevliye telefonunu bırakmasını söyledi. “Arkadaşlar gelecek hafta sizi arar” dedi. Emile çıkarken, yönetmenin asistanı girdi içeri… Dışarıda bekleyen daha pek çok aday vardı. Yönetmen gerindi. Kısa bir mola vermek istediğini söyledi. Hala aradığını bulamamıştı. Yeni bir kahve doldururken karşısındaki sandalyeye asılı çantaya ilişti gözü… Biraz önce içindekilerin birer birer anlatıldığı çantaydı bu… Telaşla asistanını uyardı: “Giden kız çantasını unutmuş, hemen koşup yetiştirsene…” Asistan kız sandalyeye baktı ve “Yoo… O benim çantam” dedi. Yönetmen, koltuğundan ok gibi fırlayıp kapıya seğirtti. Aradığı oyuncuyu bulmuştu. 20 dakikalık bu siyah – beyaz Fransız filmini geçen hafta, 10. Avrupa Filmleri Festivali’nde izledim. Kısa filmin adı, filmdeki kızın adıydı: “Emile Muller” Yönetmeni: Yvon Marciano… Konusu: “Hiçbir güç, düş gücü kadar güçlü değildir.” CAN DÜNDAR

& & & & &

Dinle Oğlum

Dinle oğlum: Bunları sen küçük ellerinden biri çenenin altında yumruk olmuş, sarı saçların terden ıslanmış, alnına yapışmış bir halde uyurken söylüyorum. Odana gizlice, tek başıma girdim. Sadece birkaç dakika önce, kütüphanede oturmuş gazetemi okurken, güçlü bir pişmanlık dalgası her tarafımı sardı. Suçluluk içinde kalkıp, yatağının başucuna geldim. Düşündüklerim şunlardı oğlum: Sana kızmıştım. Okula gitmek için hazırlanırken, yüzünü havluyla şöyle bir sildin diye sana bağırmış, ayakkabılarını temizlemediğin için seni azarlamıştım. Eşyalarını yere attığın için öfke içinde haykırmıştım. Kahvaltıda da hata buldum. İçeceklerini etrafa sıçrattın, yiyeceklerini alel acele yedin. Dirseklerini masaya koydun, ekmeğine tereyağını çok kalın bir tabaka halinde sürdün. Sen oynamak, ben de trene yetişmek için çıkarken, bana döndün, elini salladın ”Güle güle baba” dedin. Ben ise irkildim ve ”omuzlarını dik tut” cevabını verdim.

Öğleden sonranın geç saatlerinde her şey yeniden başladı. Eve gelirken seni dizlerinin üstünde eğilmiş, misket oynarken gördüm. Çoraplarında delikler vardı. Seni arkadaşlarının önünde, benimle eve gelmeye zorlayarak aşağıladım. Çoraplar çok pahalıydı ve eğer parası senin cebinden çıkıyor olsaydı, daha dikkatli olurdun. Bir düşün oğlum, bunlar bir babanın lafları. Daha sonra, ben kütüphanede okurken, gözlerinde acı dolu bir bakışla nasıl çekingen-çekingen içeri girdiğini hatırlıyor musun? Gazetenin üstünden, rahatsız edilmiş olmanın verdiği sıkıntıyla sana baktığımda, kapıda durakladın. Ben ise ”ne istiyorsun” diye kükredim. Hiçbir şey söylemedin ama aceleyle bana doğru koştun, kollarını boynuma dolayıp beni öptün. Küçük kolların Tanrı’nın yüreğine yerleştirdiği, sana yaptıklarımın bile solduramadığı o büyük sevgiyle boynumu sıkıyordu. Sonra koşa-koşa merdivenlerden çıkıp gittin. Evet oğlum, bundan hemen sonra gazetem ellerimden kaydı ve müthiş bir korku her yanımı sardı. Adetlerim bana neler yaptırıyor? Hata bulma âdetim, azarlama âdetim.

Sana bir çocuk olduğun için verdiğim ödül bu mu? Seni sevmediğimden değil ama bir çocuktan çok fazla şey beklemiştim. Seni kendi ölçütlerimle değerlendirmeye kalkıyordum. Oysa karakterinin o kadar iyi o kadar güzel yanları vardı ki. Küçük yüreğin, dağların ardından söken şafak kadar büyüktü. Ve bunu gelip bana iyi geceler öpücüğü vererek gösterdin. Bu akşam başka hiçbir şeyin önemi yok oğlum. Karanlıkta yatağının başucuna geldim ve utanç içinde diz çöktüm. Bu çok yetersiz bir af dileme çabası. Bunları sana sen uyanıkken söylersem anlamayacağını biliyorum. Ama yarın gerçek bir baba olacağım. Seninle dost olacak, sen acı çektiğinde bende çekecek, sen güldüğünde ben de güleceğim. İçimden kötü sözler etmek geldiğinde dilimi ısıracağım. Sonra kendime hep şu sözleri söyleyeceğim: O sadece bir çocuk, küçük bir çocuk. Korkarım seni sanki bir yetişkinmişsin gibi gördüm. Ama şimdi seni yatağında dertop olmuş, yorgun, uyurken görüyorum da oğlum, küçük bir bebek olduğunu anlıyorum. Daha dün başını omzunun üstüne koyduğun anneciğinin kucağındaydın. Senden çok fazla şey bekledim, çok fazla…

W.Livingston Larned

Günün Şiiri

Çadır Kuşağı

İstersem gülümserim,

kolay ne var bundan.

Ama karanlığı kalacak gözlerimde

mezar çiçeklerinin,

bir yaşlı selvinin karanlığı kalacak,

alt üst olmuş yurdumun köylerinde,

acı sessizlikle kuşatılmış yurdumun köylerinde,

yıkıntılar arasında güçbelâ ayakta duran

bir yaşlı selvinin.

Hangi halkı parçalamıştır tarih,

parçaladığı kadar benim halkımı?

Halkım benim oldu toprağımdan,

saçıldı dört bir yana halkım benim.

Daldı yurdum uykuya

iççekişleri arasında ufkun.

Bense burdayım,

gözlerim kapkara, zifir gibi,

çadırların karanlığını taşır gözlerim.

Çocuk dudakları değil bu dudaklar artık,

analarını çağıran dudaklar değil,

döndüler kuru bir ekmeğe,

çağırmazlar hiç kimseyi.

Siz orda barıştan dem vurun hâlâ,

ben burda durayım köksüz.

Ben burda boşluğa asılmış bir tavan.

Çadırlarda büyüyen bir kuşağım ben,

ben, çadırlarda çoğalan.

Bir daha kulak verin,

bir daha dinleyin beni:

Büyüyen ve çoğalan bir kuşağım

ben kara çadırlarda.

Kalsın sizin ekmeğiniz sofranızda.

Uyuyayım ben burda aç ve susuz.

Ama tarih dört açsın gözünü

bizim çadır kuşağına.

Salim JABRAN / Çevirenler: A. KADİR-Afşar TİMUÇİN

Günün Fıkrası

Temel’le Azrail

Azrail Temel’in yanına gelir ve “Kardeş vaktin tamam hadi gidelim” der. Temel’de uyanık ya yalvarır; “Bana 5 yıl süre ver ondan sonra gel al canımı…” Azrail “Tamam” der. Temel de kendi kendine pilot olursam beni havada yakalayamaz derken 5 yılsonunda Azrail pilot Temel’in yanına gelir ve “Vakit doldu gidelim” der. Temel’de “Şimdi canımı alsan arkada 300 yolcu var onlar ne olacak” der. Azrail: “Oğlum hepinizi bir araya getirene kadar anam ağladı zaten”

& & & & &

Temel bir gün Avrupa’ya gider. Temel’in kötü bir alışkanlığı da vardır, sürekli içki içer. Bir gün bir bara girip barmenden üç bira ister ve hepsini içer. Üç-beş defa böyle yapınca barmen merak eder ve sorar; “Niye hep üç tane bira içiyorsunuz?” Temel cevap verir; “Ben, Dursun ve Hamdi bizler üçüzüz. Hepimiz dünyanın farklı yerlerindeyiz. Hepimizde bara girdiğimizde birbirimizin yerine bira içeriz, öteki iki birayı o yüzden içiyorum” der. Yine günlerden bir gün Temel bara gelir ve iki bira ister, barmen verir.Temel biraları içtikten sonra tam kalkarken barmen sorar; “Allah rahmet eylesin efendim, kardeşinizin biri öldü herhalde?” deyince Temel cevap verir; “Hayır ben içkiyi bıraktım da…”

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here