Şiir Günü Bugün

0
185

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Bu sabah şiir okuyalım hep birlikte bu günlere şiir yakışıyor sanki. Günler uzadı, ağaçlar yeşillenip, badenler çiçek açtı. Doğa dünyaya erken gelmiş bir bebek kadar masum. Ve biz insanlar…

Şair değilim ama şiir okumaya bayılırım ve paylaşmaya Ahmet Ada şiirleri var bu sabah dağarcığımda ben gittim Ahmet Ada kaldı sizlerle. Sağlık ve sevgiyle kalalım her zaman sevgili okuyucularım şiirle şarkıyla temiz ve pak bir vicdanla. Yase

Günyenisi Küçük Kız

Bir park kanepesinde oturuyorum deniz
kıyısındaki, burnumda tütüyor
gün yenisi küçük kız, bir çocuk kadar
suçsuzum onu sevmekle, bunun için
ilgileniyorum kırgın çiçeklerle

Baktıkça resmine gül açılıyor parmak
uçlarımda, ne çok istiyorum onu
gün eskiten gözleri değdikçe günebakanlara
nasıl da yakıştırıyorum günebakanları
gözlerine

Serçelerle, evet serçelerle geçiyorum
ara sokaklardan, oyun oynuyor toz
duman içinde çocuklar, geçiyorum
içimde hüzne benzer bir duyguyla

Şimdi şurdan koşuyorum
kuşlar kalkıyor koştuğum taşlıklardan
bir aldanış mı yaşadığım yoksa
bilmiyorum ne kadar koşabilirim
eskimez yeşil pabuçlarla gelen aşka

Ey serçe gölgeleriyle lekeli ara sokaklar
nasıl da sendeliyor kalbim küçük
bir kız için, yürüyüp gidiyorum yüzümü
bir Akdeniz çiçeğine gömerek
Sevincimi bozuk paralar gibi dağıtıyorum

Ahmet ADA

Acıyla Akran

Burda mayalanan aşkın yedeğinde
Gün vurdu mu yüzünü sulara
Bir haber beklerim sevinçli
Ulaşan mermere, taşa, içerdeki dosta
Usulcacık bir türküye girer gibi
Bir haber; kuşların kanadında

Burda taşrada bir esimlik rüzgar
Üşüttü mü gül yaprağını gizlice
Duyarım yüreğimde sessizce
Geri gelmeyecek örselenmiş gençliğimi

Bir haber döndürebilir beni
Buğulu mavi bozkır günlerime
Sarınıp yıldızlı gecelere, öyle ki
Çekip gidebilirim ipsiz serseri
Çalımsız bir ıslık tutturarak
Kırık dökük dizelerime benzeyen

Burda ırmağın sesinden başka
Yüreğimi uslandıracak kimse kalmadı
Haber gönder, çık gel, acıyla akranım artık
Ağarabilir usulca göğsümdeki karaltı.

Ahmet ADA

Günün Şiiri

Unutmak Yok 

“Nerelerdeydin” diye sorarsan ,
“Hep eskisi gibi” diyeceğim;
Toprağı örten taşlardan söz edeceğim
Ve sürdükçe kendini harcayan ırmaktan
Ben yalnız kuşların yitirdiklerinin bilirim.
Gerilerde kalan denizi bilirim… bir de ağlayan ablamı

Neden ayrı adlarla anılıyor ülkeler?
Neden günler yeni günleri izliyor?
Neden koyu bir gece birikiyor ağızda… neden ölüler!..

“Nereden geliyorsun “diye sorarsan
bölük pörçük sözcüklerle konuşmak zorundayım
ağzı zehir gibi yakan araçlarla
çoğu çürümeye yüz tutmuş hayvanlarla
ve avutamadığım yüreğimle…

Andaç değil yanımızda götürdüklerimiz
unutuşta uyuklayan sarımsı kumru değil
yaşlarla kaplı yüzler / boğazımıza yapışan eller
ve yapraklarından sıyrılan şey:
aşınmış bir günün karanlığı, acıyı kanımızla tatmış bir günün

İşte menekşeler, işte kırlangıçlar
bize sevinç veren ne varsa
geçici ve küçük duyarlıkların
yan yana göründüğü küçük kartpostallarda

ama bu sınırın ötesine geçmeyelim
dişlemeyelim sessizliğin çevresindeki kabuğu…

Ne karşılık vereceğimi bilemem
öyle çok ki ölüler
ve öyle çok ki al güneşle yarılmış hendekler
ve öyle çok ki gemilere vuran miğferler
ve öyle çok ki öpüşlerle kilitli eller
ve öyle çok ki unutmak istediklerim.!…
Pablo Neruda (Şili’li Ozan)

Şubat Güneşi

“Tamam, canım ama sana yardım etmem gerek yalnız banyo yapamazsın.” “Olur, tabi gerçekten yalnız yapamam ayakta duramıyorum ki.” “Bekle ben banyoyu hazırlayıp geliyorum çabuk olmamız gerek.”

Ahmet banyoya koştu suyun sıcaklığını ayarladı. Her tarafa mumları yerleştirirdi sonra koltukta uyuklayan kızı kucağına aldığı gibi banyoya soktu. İç fanilasını çıkarmadan ılık suyun altına soktu. Kız ürperdi ama sonra açıldı Ahmet duşu kapatıp kızın ıslak fanilasını üzerinden sıyırıp attı çabucak annesinin kalın yumuşacık bornozunu sırtına geçirdi. Islak saçlarını da havluyla sardı. Sonra yine kucakladığı gibi şöminenin karşısındaki koltuğa getirip bıraktı. Sonrada önünde diz çökerek gözlerine baktı “şimdi daha iyi misin tatlım?” “Evet, teşekkür ederim. Ne kadar hızlısın bana hiç fırsat vermedin bile valla annem bile bu kadar hızlı olamazdı. Çok iyi bir hasta bakıcısısın yeminle” diyerek Ahmet’in boynuna sarılıp onu yanaklarından öptü. “İyi ki anahtarımı kaybettim  ya evde yalnız olsaydım?”

“Düşünme bunları şimdi. Üstelik yalnız olsaydın sen kendinde yapabilirdin bunları. Sen güçlü bir kızsın.” Zeynep koltuğa uzanarak “Sende mi?” diye sordu. “Ne bende mi?” “Herkes bana güçlüsün diyor ama bak kendimi dengede tutamıyorum bile hep uzanmak hep uyumak istiyorum.” “Tatlım ateşin var tabi bu normal bir şey.  Senin yerinde başkası olsa hiç başını kaldıramazdı bile.” “Bana bir aspirin ver hemen iyi olmak istiyorum böyle yatmak bana yakışmıyor.” “Yo çok yakışıyor pamuk prenses gibi görünüyorsun.”

Kız halsizce gülümsedi “dalga geçme ya.” “Valla dalga geçmiyorum istersen resmini çekeyim yarın bakarsın.” “Uf yok uykum var. Üstelik kestaneleri yiyemedim.” “Oo canım benim sana istediğin kadar kestane alırım sen yalnızca iyi ol.” “Seninde üstün ıslanmış hemen değiştirir misin lütfen Ahmetçim.” “Tamam, hemen değiştirip geliyorum. Sana aspirinde getireceğim sakın uyuma.”

Ahmet döndüğünde Zeynep üzerinde nemli bornoz  koltuğa uzanmış uyukluyordu. “Hadi  otur ve aspirini yut bakalım.” Zeynep zorla oturdu ama başı kazan gibiydi midesinde pis bir bulantı dolanıyordu. Hapı Ahmet’in elinden alıp zorla yuttu.

“Zeynep üzerini değiştirmen gerek nemli bornozla kalamazsın. Hadi bana yarım et lütfen” Zeynep in yardım edecek değil kolunu kaldıracak bile hali yoktu. Hemen başı yastığa düştü. Ahmet elinde annesinin beyaz pamuklu geceliği olduğu halde kızı kaldırdı geceliği başından geçirip aşağı doğru çekti. Ancak daha sonra bornozu geceliğin altından çekip çıkardı. Kız nefes, nefese kalmıştı sanki kilometrelerce koşmuş gibi. Buna rağmen “çok zarifsin Ahmetçim teşekkür ederim” dedi. Ahmet’in üzerini çıkarırken, duşun altında tutarken, kızı utandırmayacak kadar doğal ve dikkatli olması Zeynep’in bütün halsizliğine rağmen gözünden kaçmamıştı ve derin bir minnet duyuyordu Ahmet’e bu yüzden.

“Çok teşekkür ederim” diye yineledi sözler dilinden peltek, peltek çıkıyordu. “Sağ ol küçüğüm. Sen bu kadar zarif olmasan, güvenmesen, kendini kayıtsız şartsız bana emanet etmesen bende bu kadar rahat olmazdım herhalde” dedi. Ama Zeynep hiç duymadı. Çünkü ağır bir uykunun altında ezilmeye başlamıştı bile.

“İyi ki sokağa  çıkmadan  kahve bardağını çalkalayıp bulaşık makinesine koymuşum. Yoksa şimdi kururdu, yıkamakta zorlanırdım.” diye sayıklamaya başladı.  Elinde kahve bardağı büyüyor, bulaşık makinesi, büyüyor. Huzursuzca kıpırdanıp duruyordu uyanmak istiyor ama gözlerini açamıyor konuşmak istiyor ağzını açamıyor. Yatakta  öylece çaresizce dönüp duruyordu. Ahmet daha kızın başından ayrılmamıştı. Kız ilacı susuz yutmuştu dolu su bardağı elinde duruyordu. Yanına oturup kızın başını  tek elle kaldırıp diğer elindeki su dolu bardağı  ağzına dayadı. “Zeynepçim hadi aç gözünü biraz su iç tatlım” dedi şefkatle. Kız pelte gibiydi ama suyu içti. Hatta ikinci bardağı bile reddetmedi.

“Birazdan iyi olacaksın canım” diyerek başını yastığa bıraktı. Gerçekten su iyi gelmişti kız en azından o ağır hımbıl uykudan kurtulmuştu şimdi daha rahat görünüyordu. Ahmet kızı hafifçe örttü. Alnına dokundu. Ateşi yüksekti duşa rağmen yine nemli bezleri kızın alnına koltuk altına koymaya başladı. Birini koyup diğerini kaldırırken kızdan çıt bile çıkmıyordu sızmış gibi uyuyordu. Ahmet sonunda ateşini biraz olsun düşürebilmişti ateş düşürücünün de etkisi ile. Ancak o zaman yorgunluğun ayrımına vardı. Ve kendini koltuğa bırakıverdi boylu boyunca. İkisi de derin bir uykuya dalmıştı. Ne çakan şimşeklerin salonu aydınlatması ne gök gürültüleri hiçbir şey duymadan derin, derin uyuyorlardı. Arkası Yarın

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here