Hep “Biz” Kalalım… Olmayalım “Ben” Bencili

0
94

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Hepimiz yürekten üzgün ve kırgınız, sokağa dökülsek ta, evde otursak ta, haykıra, haykıra ağlasak ta, içten içe gözyaşı akıtsak ta, çocuklarımıza bakarken gözlerimiz dolsa da, diğer çocukları düşünerek ve gülsek de yeri geldiğinde yemek yesek acıktığımızda, yine üzgünüz, yine incinmiş, yine kırılmış, yine nahifleşmişiz. Ve bazen öfkeden çıldırmış olsak ta yinede suskunuz…  Çünkü tepkimizi gösterme becerimiz yalnızca bu kadar! Üzüntüden aklımızı yitirmiş olsak ta bu kadar!  Başkaları bağırır, konuşur sokağa çıkar haykırır onunda tepkisi budur ama üzüntüsü diğerinden az ya da çok değildir. Ancak  bir gerçek vardır tepkiler ne olursa olsun, küçüğünden büyüğüne kadar  hepimiz çok üzgünüz komşularımızda yaşananlara…

Ancak her şeye rağmen hayat devam ediyor. Ve biz acılarımızla an ve an büyüyoruz. Büyümesek yine düşünürdük, bir ay öncesi gibi. “neden içim acıyor, bedenim bölünüyor, yüreğim bunca yükü taşıyamıyor, neden ama neden hala güneş doğuyor, neden yer yerinden oynamıyor, neden susmuyor her şey, neden gün dönüyor geceye, gece gündüze?” diye isyanla, hayretle, söylenir dururduk pencereden bakarken yâda uyanırken uykudan. Yine küçülüyorum kendimce ve gün doğmasın istiyorum üzerime. Bunca üzgünken!!

Neyse ki, istesem de küçük kalamıyorum çünkü büyük olan tarafım bazen ağır basıyor ve ondan uzak olmaktan korkar. Aslında korktuğu şey diğer yarısı… Buna rağmen  yine de “biz” oluyoruz, içimiz  bunu kabullenmekte zorlansa da bazen, dilimiz her an “keşke kurusaydım da konuşmasaydım, gözüm kör olsaydı da görmeseydim” desek de. Beraberlik içinde, özellikle bu günlerde el ele ve yürek yüreğe, sen ben, ayırmadan. Hep birlikte “biz” olarak yaşamak temel hedefimiz, son nefesimize dek  sevgili okuyucularım. Ve hep  şimdi sağlık sevgi, birlik ve beraberlik içinde kalalım. Yase

& & & & &

Çocuktan Al Haberi

Öğrenciler ders dinlemekten, ödev yapmaktan ve çalışmaktan usanmıştı. Medresede iken, gözleri hocada, kulakları sokaktaydı. Bunalıyor, sokakta oynaşan küçüklerin seslerini duydukça çileden çıkıyorlardı.

Ders bitimini sabırsızca bekliyor, biter bitmez sokağa koşuyor, oyuna dalıyorlardı. Bir gün ders arasında, hocanın en azından bir süre medreseye gelmemesini sağlamak için ne yapabileceklerini konuştular.

İçlerinden biri; “Arkadaşlar…” dedi. “Hocamız hastalansa mesela, şöyle bir hafta gelmese… Hı, nasıl olur?” dedi. Öteki; “Adam taş gibi!” dedi. “Hiç hastalanmaya niyeti yok!” Cin fikirli biri; “Ama her an olabilir bu!” dedi. “Benim bir önerim var.” deyince, ötekiler atıldı; “Nedir, anlat hele…”

Ertesi gün derse erkenden girdiler. Hocayı beklemeye başladılar. Hoca girer girmez, biri; “Hayrola hocam…” dedi. “Hasta mısınız? Yüzünüz sapsarı!” diye sordu.

Hoca; “Yoo..” dedi. “Allah’a şükür hiçbir şeyim yok, gayet iyiyim.”

“Bilmem!” dedi öğrenci. “Ama kötü görünüyorsunuz .”

Hoca kuşkulanmaya başladı. Az sonra, derse geç kalan bir başka öğrenci girdi. İzin istedi, “Hadi geç.” dedi hoca. “Bir daha olmasın ama!”

Çocuk yerine geçerken, şaşırmış gibi bakınca yüzüne, Hoca; “Ne oldu, niye bakıyorsun?” diye sordu.

Çocuk; “Hocam geçmiş olsun rahatsız mısınız?” diye sorunca Hoca’nın vehmi arttı, “Niye?” diye sordu. “Kötü mü görünüyorum?”

Çocuk; “Hocam kötü de söz mü, basbayağı hastasınız siz!”

Sonra sırayla bir başka, öteki, diğeri, beriki derken Hoca da inandı hasta olduğuna. Kendi kendine, “Allah Allah…” diye mırıldandı. “Yahu sabah hanım nasıl fark etmedi yüzümdeki solgunluğu. Tabi ya, aklı başında değil ki… Beni düşündüğü mü var, kendi derdinde kadın.”

Yine de derse başladı ama kaygı içinde ne anlattığını ne dinlediğini bilemedi. Çocuklar alışılmışın aksine gürültü yaptı, kafasını kazan gibi şişirmişlerdi. Akşam eve dönerken Hoca artık kendini hasta hissediyordu. Eşini payladı; “Kör müsün!” dedi. “Herkes yüzümün sararmış solmuş halini gördü de sen görmedin? Çabuk yatağımı hazırla, ayakta duracak halim kalmadı!”

Kadın; “Ayol senin bir şeyin yok, istersen getireyim aynayı bak, boşuna vehimlenmişsin!” dediyse de inandıramadı.

Hoca, abartarak; “Daha konuşuyor, ser şu yatağımı, baksana bedenim tir tir titriyor” dedi.

Karısı yatağını hazırladı. Yattı, yorgunluktan başını yastığa koyar koymaz uyudu. Çocuklar sabah bayram sevinci içinde herkese söyleyip, yaydılar Hoca’nın hasta olduğunu. Akın akın ziyaretine koştu insanlar, “Allah Allah yahu yeni haberimiz oldu, hayırdır neyin var, geçmiş olsun” dediler.

Hoca; “Yahu sormayın benim de haberim yoktu, çocuklar fark etti, meğer bayağı hastaymışım!” dedi.

Kaynak: Hikmet Öyküleri Kitabı-Timaş Yayınları

& & & & &

Yüreğinde Büyümek

Okulda birinci sınıf öğrencileri, bir aile fotoğrafı üzerinde tartışıyorlardı. Fotoğraftaki küçük çocuğun saç rengi ailenin öteki bireylerinin saç renginden değişikti…. Öğrencilerden biri o küçük erkek çocuğunun belki de evlat edinilmiş olabileceğini söyledi. Onun bu sözünü duyan Jocelynn Jay adında küçük bir kız öğrenci, birden sesini yükseltti:

“Ben evlat edinme konusunda her şeyi bilirim, çünkü ben de evlatlığım!”

Sınıftaki bir başka öğrenci sordu: “Madem biliyorsun bize de anlatsana… Evlat edinilmek ne demektir?”

Jocelyn, kendinden emin bir biçimde bilgisini özetledi: “Annenin karnında değil, yüreğinde büyümüşsün demektir.”

Günün Şiiri

Nazım Hikmet Ran (Sonbahar Şiirleri)
20 Eylül 1945

Bu geç vakit
bu sonbahar gecesinde
kelimelerinle doluyum;
zaman gibi, madde gibi ebedî,
göz gibi çıplak,
el gibi ağır
ve yıldızlar gibi pırıl pırıl
kelimeler.
Kelimelerin geldiler bana,
yüreğinden, kafandan, etindendiler.
Kelimelerin getirdiler seni,
onlar : ana,
onlar : kadın
ve yoldaş olan…
Mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,
kelimelerin insandılar… 

 

28 Ekim 1945
Itır saksısında art
Sevgilim,
yaş kemâlini buldu.
Bana öyle

Uzaktaki şehrimin damları üzerinden
ve Marmara denizinin an koku,
denizlerde uğultular
ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar…
dibinden geçip
sonbahar topraklarını aşarak
olgun ve ıslak
geldi sesin.
Bu, üç dakikalık bir zamandı.
Sonra, telefon simsiyah kapandı…

20 Kasım 1945
Saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da
ovada güz nadasları yapıldı çoktan,
tohum saçılıyor.
Ve zeytin devşirilmekte.
Bir yandan kışa girilmekte,
bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.
Bense hasretinle dolu
ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü
yatıyorum demirli bir şilep gibi Bursa’da… gelir ki
belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan.
Ama biz hâlâ
güneşin altında el ele yalınayak koşan
hayran gözlü çocuklarız…

Günün Fıkrası

Bektaşi yoksulluktan bıkmış, ellerini açıp dua etmiş: “Allah’ım, şu canımı al da kurtar beni bu sefil dünyadan.” O sırada yanından geçtiği binanın duvarları yıkılmış. Bektaşi canını zor kurtarmış, ellerini havaya kaldırmış: “Allah’ım kırk yıldan beri ‘bana biraz dünyalık ver’ diye sana dua ettim, beni dinlemedin. Şimdi hemen Azrail gönderdin…

Günün Sözü

İsterseniz yanlış düşünün, ama her durumda kendi kafanızla düşünün.

Doris Lessing

Kelimelerin gücünü anlamadan, insanların gücünü anlayamazsın.

Confucius

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here