Ağırlığı Yere Bırakın…

0
56

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Yurdun her tarafından yoğun yağmur ve sel haberleri geliyor. Mevsimler değiyor yer kürenin şekline göre. Bütün kış yağmur bekledik suya susayan kavrulmuş çatlamış un ufak olmuş toprak gibi. Yağmadı, yağdı yetmedi, barajlar dolmadı. Şimdi Haziran ayında ise seller ve fırtınalarla uğraşıyor dünya. Ve özelikle yurdumuz. Zarar ziyan bir yana can kaybına bile neden olan bu havalarda  yağmuru sevdiğim için vicdan azabı çekiyorum… Ama gelin görün ki yağmur yağmayınca özellikle geçtiğimiz günlerde esen o rüzgârlar yok mu iki gün hasta etti bendenizi sanki rüyada yaşıyordum hayatı.

Ne zaman yağmur yağdı derin bir “ohh” dedi ruhum, anında üzerimden tonlarca ağırlık kalktı hareketlerim, özgürleşti yüzüme renk geldi. Nerdeyse kaç gündür bozuk olan uykularım düzene girdi. Moralim düzeldi okuduğumu yazdığımı anlar duruma geldim. (Aslında patolojik bir durum bu…) Çevremdeki herkes bendenizdeki değişikliği hemen anlıyorlar. Ve anladılar. İskenderun’da sel felaketi yaşadı ve o zamanda artık yağmurun yağmasından korkar olduk. Çünkü rahmet değil de gazap gibi bir şeydi ve bir şeylerin öcünü almak için uğraşıyordu. Şimdide aynı şeyi yapıyor. Demek ne kadar incitiyoruz ki doğayı oda incindiği için bize zarar veriyor! Yurdun dört bir köşesine geçmiş olsun diyoruz. Selde canını  yitirenlere rahmet kalanlara sabır diliyoruz. Rahmetli yağmurlar yağsın lütfen diye de dua ediyoruz.

Esnaf arkadaşlarımın canı sıkkın bütün gün böyle oturuyorlar. İş yok, güç yok, bari sokakta hareket olsun oda yok. Yağmurdan şikâyetçiler azıcık yağsın herkes karıncalar gibi evlerine sığınıyor diyorlar. “Çünkü İskenderun’da insanlar güneş enerjisi ile çalışıyor” Çok sevdim bu sözü dakikalarca güldüm ve şimdi gülümsüyorum yazarken. Evet, güneş çıksın hemen sokaklara dökülürler yağmurda kapanırlar eve… Ve biz esnaflar bu yüzden yağmurdan çokta hoşnut olmayız onu sevdiğimiz halde. Ne denir? Haklılar tabi kendi yönlerinden yine yalnız kaldım hiç eskimeyen aşkımla gizli. Ve bu sabah hava kapalı ancak esiyor sanki yağmur yağacak?

Bendeniz güneşte, sıcakta su kaynatan araçlardan olduğum için yağmuru bekliyorum. Güneş enerjisi ile çalışan arkadaşlarımda güneşi bekliyor bulutların arasından çıkıp onlara gülümsesin diye.

Ve şimdilik sevgili okuyucularım sağlık ve sevgiyle kalalım hep birlikte. Ve bugün en azından hayatın ağırlıklarını yere bırakalım diyorum. Ve inanıyorum ki, hayatın ağırlığını atabilmek için bir tek sözcük yeter bazen. Örneğin bir “günaydın” örneğin minik bir gülümseme, örneğin bir koku, örneğin bir zerre karınca kadar bile olmayan herhangi bir  şey ne olduğu önemli değil. Yase

Bardağı  Yere Bırakın…

Profesör elinde içi dolu bir bardak tutarak dersine başladı. Herkesin göreceği bir şekilde tutuyordu ve ardından sordu: “Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?”

“50gm!”…. “100gm!”… “125gm”… diye öğrenciler yanıtladı.

“Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem” dedi profesör, “Ama, benim sorum şu ki: “Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?” “Hiçbir şey”… diye yanıtladı öğrenciler. “Tamam peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?” diye sordu profesör bu kez…

“Kolunuz ağrımaya başlardı efendim” diye öğrencilerden biri yanıtladı. “Haklısın, peki şimdi ben 1 gün boyunca tutsam ne olurdu?” “Kolunuz iyice ağrır, kas spazmı, batar vs gibi sorunlar yaşardınız ve hastaneye gitmek zorunda kalırdınız!” Tüm öğrenciler çeşitli yorumlar yaptı ve gülüştüler.

“Çok iyi. Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme olur muydu? ” diye sordu profesör. “Hayır…” diye yanıtladı herkes… “Peki o zaman kolun ağrımasına ve kas spazmına neden olan neydi?” Öğrenciler bulmaca çözermişçesine düşünmeye başladılar. “Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?” diye tekrar profesör sordu.

“Bardağı bırakın düşsün!” diye öğrencilerden biri yanıt verdi. “Kesinlikle!” dedi, profesör. “Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsın. Bir sorun yokmuş gibi görünür. Uzun bir süre düşünürsün. Başınız ağrımaya başlar. Daha uzun düşünün. Artık seni bitirmeye ve hiçbir şey yapamamana neden olur. Hayatınızdaki mücadeleleri ve problemleri düşünmek önemlidir, Fakat DAHA ÖNEMLİSİ onları her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır (bardak gibi). Bu şekilde strese girmez ve her gün taze bir beyin ile uyanır ve her konuyla ve yolunuza çıkan her mücadele ile başa çıkabilecek güçte olursunuz! Bu yüzden Sevdiklerinize şunu hatırlatın: “Bardağı yere bırakın bugün!”

Şubat Güneşi

Ahmet ne yapacağını bilmeden kıza bakıyordu. “Ağlama ne olur” dedi, yavaşça kalkıp yanına gitti, “Zeynepçim ne olur ağlama tamam sen olur diyene dek aşkı kovacağım içimden” dedi. “Sonra bak buradakiler ne kötü adam bu diyecekler yanındaki kızı ağlatıyor.”

Kız gülmeye başladı anında ağlamayı kesti. Ahmet cebinden çıkardığı mendille gözyaşlarını ve burnunu sildi. Elini alnında gezdirdi ve o an canı sıkıldı, Zeynep yine yanıyordu. Gözleri milyonlarca şimşeğin ışığı ile çakmak, çakmak parlıyordu. Dudakları dalında kızarmış kirazlar gibi kıpkırmızı parlıyordu. Yanakları gün batımı gibi kızarmıştı. Ahmet masaya gelen su şişesinden bardağa su doldurdu. Zeynep’e uzattı “hadi iş şunu” dedi. Zeynep suyu içti Ahmet bir tane daha doldurdu onu da içti. Bu arada yemekleri gelmişti. Zeynep tabaklara bakıp “Ne kadar çok” dedi.

“Yiyebildiğin kadar ye kalanı paket yaparız” dedi. Garson sofrayı dizerken Zeynep alnını buz gibi pencere camına dayayıp denizi izlemeye başladı. Deniz bin bir canavarın öfkesiyle kabarmış kocaman dalgalar nerdeyse pastanenin kapısına dek gelmeye başlamıştı. Neden öfkelendin kocaman  şey? diye düşündü. Yağmur  annesinden dayak yemiş çocuk gibi içten içe hafifçe ağlamaya başlamıştı. Gözyaşları çiseliyordu yüreğinden dökülürken Zeynep dalgın, dalgın bakınırken aniden koşar adım gelen birini gördü, pardösüsüne  iyice sarılmış uzun boylu  genç bir adamdı bu. Onu tanıyordu. Adam pastaneden içeri girince Zeynep ayağa kalktı kapı tarafına baktı ve sevinçle haykırdı. “Yusuf” El kol sallayarak onu çağırırken bir yandan da “Ahmet Yusuf gelmiş” diyordu “Yusuf.” Ahmet kızın baktığı yöne bakınca İstanbul otogarında Zeynep’in boynuna sarıldığı çocuğu tanımıştı. İçi sıkıldı aniden. Ama gülümseyerek kalktı. Genç çocuğu masalarına davet etti. Zeynep çocuğun boynuna sarılmış onlara sevgiyle bakan insanlara aldırmadan çocuğu öpüyor kokluyordu. “Tamam Zeynep yeter” diye çocuk onu kendinden uzaklaştırdı “Boğdun beni herkes bize bakıyor baksana.” “Bana ne ya  baksınlar” dedi. Ahmet Yusuf’la el sıkışıyordu. “Ahmet bu Yusuf” dedi Zeynep’in sesi çın, çın çınlıyordu. “Yusuf bak Ahmet.” Sonunda hepsi yerlerine oturunca Yusuf parladı “Neredesin Zeynep?” diye sordu. “Meraktan öldük. Annem kaç kez aramış bulamayınca beni aradı bende aradım ama  hiç açmadın dün yine aradım bu kez telefonun kapalı olunca artık dayanamadım atladım otobüse geldim. Eve gittim kimse yok. Apartmanda ne geldiğini bilen var ne de çıktığını, meraktan çıldırmak üzereydim, çarşıda pazarda arayım dedim çarşı su içinde dükkanları su basmış, bunu görünce daha çok telaşlandım. Deniz kenarına çıktım yağmur çiseleyince bari sıcak bir şeyler içeyim diyerek buraya geldim. Sonra polise gedecektim. Hadi anlat bakalım bir tanem ne oldu? İyi misin?”

Ahmet iki çocuğu izliyordu. Dünyayı unutmuşlardı, birbirlerinin eline sarılmış hasretle bakışıyorlardı sanki asırlardır görüşmemiş gibi. Oysa daha üç gün olmuştu ayrılalı. İçi sıkıştıkça sıkışıyordu. Zeynep başına gelenleri bir bir anlattı arada Ahmet’te  katıldı söze ve sonunda Yusuf Ahmet’e dönerek, “Size gerçekten çok şey borçluyuz çok teşekkür ederiz” dedi. “Siz olmasaydınız olacakları düşünmek bile istemiyorum, Zeynep her zaman böyledir işte. Başını belaya sokmadan duramaz benim sevgili bir tanecik kuzenim” diyerek kızı sararak öptü. Ahmet “Yusuf sen bir şey yememişsindir” dedi. “Birlikte yiyelim.” Zeynep atıldı. “Yusuf benim yemeğimi  yiyebilir ben yalnızca patates yiyeceğim. Bir de soğuk meyve suyu istiyorum Ahmetçim çok soğuk olsun.” Ahmet bir tabak patates daha istedi yanına soğuk meyve suyu. İki erkek yemeklerini yerken Zeynep çatalı ile önündekileri karıştırıyordu  sadece meyve suyunu içmişti. Yusuf bir dilim tavuğu mayoneze bulayarak  Zeynep’e uzattı kız ağzını açıp açmamak arasında bir bocaladı sonra  tavuğu kaptı. Ve çiğnemeden yuttu. Çünkü çiğnerse kusacağından korkuyordu. Ahmet ona baktı kız alev, alevdi sanki.

Yusuf “Sen iyi misin” diye kıza baktı. “Sanki ateşin varmış gibi.” “Yok canım seni gördüm heyecanlandım ondan.” dedi. “Yemekten sonra bize gideriz Yusuf” dedi Ahmet “Sende biraz dinlenmiş olursun.” “Teşekkür ederim Ahmet ama ben bu gece dönmek zorundayım yarın sınavlarım var. Zeynep’i artık size emanet ediyorum. Siz olmasaydınız şimdi  nerede olurdu düşünmek bile istemiyorum. Her şey için çok sağ olun siz olmasaydınız onu alıp gidecektim  doğrusu.” Arkası Yarın

Günün Şiiri

BOŞLUKTA

yanımdaki masada üç genç kız
üç güzel kız sarı saçları
bir beyzbol kepinin altındaydı
uzak bir şehre eğimliydi gözleri
cep telefonları çaldı çalacaktı

denize sokulan küçük beyaz ayaklar
gibiydi oturuşları duruşları
hiçlikte kaybolmuştular
belki kimselerin arayacağı yoktu
belki sevgileri acı tadındaydı

bir kırlangıcın yuvadan uçup gitmesi
gibiydi can sıkıntıları
yatılı okul mezunuydu acıları
evlerinden uzaktaydılar
belli ki bir boşlukta kaybolmuştular

yanımdaki masada üç güzel kızı
öylece buldum bir beyzbol kepinin
altındaydı sarı saçları
kalkıp gittiler boşlukları kaldı
sevdaları kimbilir neyin ardındaydı

Ahmet ADA

BİR SES

Onurun çırpındığı bütün göğüslerde
Azgın lokomotifler gibi her nefes
Bir ses dolaşıyor yürekten yüreğe
Bir ses
Yalayarak geçiyor demir kapıları
Telörgülerde parmaklıklarda dolaşıyor
Kimse görmüyor belki duymuyor da
Bir ses dolaşıyor her yerde her an
Bir ses
Bir ses ki yaşamın tümüne özdeş
Sağırların kulaklarına fırtınadır
Körlerin gözlerinde güneş

Adnan YÜCEL

Günün Sözü

Mutlu insanlar; her şeyin en iyisine sahip olanlar değil, sahip olduklarını kaybetmeyecek kadar çok sevenlerdir.

Charles Bukowski

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here