Aborjinler Kafamı Karıştıran Aslında

0
45

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Durağan sabahlardan biri yine bu sabah ben deniz için. Yani düşünceli ve içe dönük, öylece otur ellin çenende, düşün ve düşün durumları. ”düşün taşın zordur işin” derler ya. Düşünüp taşınıyorum zorluk bulamıyorum ama ruhumun bedenime dönmesini bekliyorum. Bazen sabahın erkeninden  döner gelir dolaşmakta olduğu mekanlardan “hadi kalk” der  zımba gibi ayaktayım maşallah. Bazen de işte şimdiki gibi kim bilir nerelerde takılmış kalmış bir türlü dönmek bilmez bir türlü. Bazen günlerce dönmez o zaman otomata bağlarım kendimi. Yani öylece durup  salınıp, salınıp dönmesini beklemenin sonu yok ki günlük işler bekliyor.

Ve işte otamada bağladığımızda işleri, o işler “ruhsuz oluyor”. Resim yapmak yazı yazmak, misafir ağırlamak  hep bir eksikle gerçekleşiyor ki bu eksik hemen göze çarpıyor. “güzel ama ruhsuz” deniyor. En işten anlamayan bile bunu anlayabiliyor.

Zor uyandım bu sabah.  Kemiklerim birbirinin içine geçmiş gibi algılıyorum yani kırık dökük falan. Yoga yaptım her zaman ki ama otomatiğe bağlı olduğum için hiçbir işe yaramadı. Hala kırık dökük algılıyorum kendimi. Aslında bu duruma genel olarak “isteksizlik” deniyor. Ama Aborjinler gibi bendenizde ruhun  bedene dönmesinin geç kalmasından kaynaklandığına inanıyorum. Ancak Kutsal kitapta  “sana ruhu sorarlar” deki. “onun ilmi  Allah’ın yanındadır.” Yani öyle kendimizce  olur olmaz  ahkam kesemeyiz ruh hakkında ama  bizim  tabiî ki yinede bir fikrimiz olacak kendimizce. Ve düşüncemiz; kutsal kitaba ters düşmeden ve bu bapta ruhun bedenden ayrılması sonucu gece uykuya dalarız ve rüya görürüz diye inanıyorum… Bazen o kadar canlıdır ki rüyalarımız uyurken onları yaşarız. İkinci  bir hayat gibi…

Uyandığımızda da  etkisi geçmediğinden  kendimizi  gaip algılarız. “Dinlenmemiz  için Allah’ın bir lütfü olarak bize sunulan geceler, aslında başka bir dünyaya  geçiş kapısı mıdır? Şimdi diyebiliriz ki eğer ruhumuz bedenimizi terk ediyorsa o zaman nasıl yaşıyor olabiliriz ki? Demek yedek bir ruhumuz var. İyilik ve kötülük gibi?! (of of kendimi aştım valla düşüne, düşüne kafayı yemesek bari dön ruhum Allah aşkına bedenime, bu sanırdan kurtulayım ne olur.) Hani derler ya sahte hoca dinden sahte doktorda candan eder diye valla çok doğru.

Yani bir isteksiz  uyanmanın düşündürdükleri bizi buraya getirdi. Ve sanıyorum ruhum dönmek üzere bedenime ki “daha çok saçmalama” dediğini duyar gibi oluyorum… Ama ne yapayım ki düşünüyorum. Ve Aborjinler suçlu  akla zarar düşüncelerimden. Ve akla zarar düşünceler akla zarar işlere neden olabilir? Aşırıya gitmemekte, her konuda en doğrusudur. Ve bilmeden konuşmamak hele, hele  ahkam kesmemek özelikle  çok, çok önemlidir. Ah ah insanın kendine gelmesi ne güzelmiş. Kemiklerimin arası bile açıldı kırk dökük değilim artık ve acıktım bile. Ve hayat yine güzel görünüyor gözüme. (laf aramızda Ruhum dingin döndü herhalde gittiği yerden)

& & & & &

Ve 2013 sanat camiasında yaprak dökmeye devam ediyor. Tiyatro sanatçısı Nejat Uygur’da bu dökümle aramızdan ayrılan unutamayacak  sanatçılardan biri. Mekanı cennet olsun. Herkes ağlatabilir ancak çok az kimse güldürebilir. Nejat Uygur da güldüren  sanatçılardandı… Yeri doldurulamaz. Herkesin başı sağ olsun.

& & & & &

Ve  çocuklar gününde çocuklar ne ister? Ülkesinde kız çocukların eğitimini savunduğu için Taliban tarafından başından vurulan Pakistanlı Malala Yusufzay’a, Avrupa Parlamentosu’nun (AP) insan hakları alanındaki Sakharov Ödülü aldığı Strasbourg’da düzenlenen törende yaptığı konuşmada; Özellikle kız öğrencilerin karşı karşıya olduğu zorluklara dikkat çeken 16 yaşındaki Yusufzay, ‘Hala umut var’ diye konuşmuş. İdeolojilerin değişmesi gerektiğini vurgulayan  Yusufzay, bir ülkenin ‘süper güç’ sayılması için ordusuna ve silahlarına değil okuryazarlık oranına, vatandaşlarına verdiği temel haklara, eğitimli insanlarına ve kadın erkek eşitliğine bakılması gerektiğini söyledi. Ve ’57 milyon çocuk iPhone, Xbox, Playstation ya da çikolata değil, bir kitap ve bir kalem istiyor’ sözleriyle tamamladı.

Bütün  zamanın en önemli konusu çocuklarımız geleceğimizin sahipleri onlar dilenmesin sokakta yaşamasın. Bütün çocukların sıcak bir yuvaları ve bir kalem bir kitapları olsun. Hepimizin dileği isteği ve yaşam nedeni bu. Malala bu uğurda kendini Taliban’a siper etmiş. Bizim kendimizi kimseye siper etmemize gerek yok, her şey bir mesaja bağlı yardım edebilmek  için ne duruyoruz ki. Ve sevgili okuyucularım şimdilik sağlık ve sevgiyle hep birlikte kalalım diyorum. El ele yürek yüreğe. Yase

& & & & & &

Ki bir öyküye göre, eski Çin’de bir efendi, sağaltıcılar (çare, iyileştirme) ailesinden bir hekime, bu sanatta aileden hangisinin daha hünerli olduğunu sormuş.

Adı Çin’de tıp bilimiyle özdeşleşecek kadar ünlenmiş olan bu hekim, şöyle yanıtlamış onu: “En büyük ağabeyim hastalığın ruhunu daha şekillenmeden görüp uzaklaştırır, bu nedenle adı evin dışına çıkmamıştır.”

“Ortanca ağabeyim hastalıkları daha çok başlangıcında sağaltır, bu nedenle adı mahallenin dışına çıkmamıştır.”

“Bana gelince, ben damarları deler, ilaçları yazar, tene masajlar yaparım, bu nedenle adım zaman zaman dışarı çıkıp efendilerin kulağına kadar ulaşır.”

Zoru henüz kolayken tasarla, büyüğü henüz küçükken yap… Dünyanın en zor işleri henüz kolayken gerçekleştirilmeli, dünyanın en büyük şeyleri henüz küçüklerken yapılmalıdır. Bu nedenle bilgeler asla büyük olanı yapmazlar ve ululuklarına bu yolla ulaşırlar. Sun Tzu

Günün Şiiri

Kim Özlerdi Avuç İçlerinin Kokusunu

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar
bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir,
büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unutulurdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı
belki de,
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece
sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır
yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipekten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir
ayrılık gizlendiğine
belki de, kartvizitinde “onca ayrılığın birinci
dereceden failidir”
denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle
avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini
tutmak isterse…

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu, kim
uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık
etmiş olmasalardı eğer!!

Can YÜCEL

Günün Sözü

Hoşgörü, yapılan her şeyin kolayca kabul edilip onaylanması değildir. Hoşgörü, başkalarının görüşlerini anlama yeteneği ve acı bir duygu beslemeden, anlayışlı bir tartışma arzusudur.

Macintos

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here