Herkesin İşkencesi İşkencecisine Bağlı…

0
67

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Bazı sabahlar, bazı evlerde, bazı insanlar için, kahvaltı olayı  bazen işkence gibi yaşanabilir. Hepimiz en azından yılda birkaç kez bu işkenceye tabi oluruz ve kuşkusuz karşımızdakine verdiğimiz rahatsızlıkta  ona işkence gibi gelebilir. Bazen felsefe işkence olur. Bazen, aniden çıkan masrafların konuşulmadı işkenceye döner. Bazen okul problemleri, bazen istenmeyen arkadaşlıklar. Bazen de taraflardan birinin illa suskun kalmak istemesi. Eğer aynı sofrayı paylaşıyorsak, zaman, zaman, birbirimize işkence etmek kaçınılmaz oluyor. Ve aslında bazen aynı çatı altında yaşanan adı konmamış masummuş gibi uygulanan  işkenceler Çin işkencesinden de kötü olabiliyor. Sabahlar her zaman günlük güneşlik bir ruh durumda bulmuyor bizi kuşkusuz.

Bazen akşamdan kalmayız, geç uyumuş, huzursuz aksi falanız. Ve ağzımızı açmak işkence gibi gelir, koyu bir kahve ile geçiştirmek isteriz kahvaltı faslını. Ama yinede ayıp olmasın diye sofrayı paylaşmak zorunda  algılarız kendimizi. İşkence orada başlar. Adım, adım ilerler. İlk lokmadan sonra felsefe başlar! İçinizden sabır dilenirsiniz yaratandan. Ve ilgiliymiş gibi davranmaya çalışırsınız. Kullandıkları sözcükler, konuya yeniden, yeniden dönmeler, konu hakkında kesin ve net bir şey bilmenin olanak dışı olduğu durumda ahkam kesmeler. Bildiğiniz şeyleri önceden milyon kez onlardan yeniden hep yeniden dinlemiş olduğumuz halde yeni baştan dinlemek zorunda kalmamız. Ve sonunda sabır dilenmekten vazgeçip sorgulamaya başlarız “Bu bir ceza mı? Şaka mı? İşkence mi?” Nihayet sona erince bilinen adı… Kahvaltı ancak yenip içilen adı konmamış işkence bitince. Derin bir “ohh” çekemiyoruz. Çünkü “oh” diyemeyecek kadar yorgun ve bıkkın oluyoruz. Kendimizi, hakarete uğramış algılıyoruz.

Ancak bu işkenceyi uygulayanlar,  kendi işkenceciliklerinden bi haber? Bizi aydınlattıklarını falan sanırlar ki. Oysa onlar yalnızca kendi egolarını tatmin ederler.

Ve bazı sabahlar bazı evlerde bazı kişiler bunu yaşar! “Bazen mutfağımı seviyorum” dediğim mutfağımda da şiirli, şölenli olmaz bazı kahvaltılar. Ve o mutfak artık bir işkence hanedir, onu sevmek ne mümkün olur? Ve düşünüyorum acaba hangi  adı konmamış işkence bir diğerinden daha hafiftir? İşkence şekli seçmek diye bir şey olabilir mi? Yani “keşke benim sorunum para olsaydı  da, beni sevenler kafamı bu kadar, entel dantel zırvalarla doldurup  bana ölümlerden ölüm beğen durumlarını yaşatmasaydı diyebilir miyim?

Bilmiyorum… Ama bildiğim bir şey var. Herkesin derdi kendine… Herkesin Allah’ı kendine, herkesin, dili, dini, felsefesi, yolu yordamı kendine… Bu yüzden kimse duygudaşlık ta yapmaz. Çünkü kendinden başkası yoktur. İşkence çeşitlerinin ise haddi hesabı yoktur, bunlar beden değil direk ruha hitap eden işkence şekilleri ki bedene  uygulananlardan daha çok yaralar insanı.

Ve  mutlu başlamayan ancak mutlu devam edeceğine inandığım bugünden şimdilik bu kadar. Sağlık ve sevgiyle birlik ve beraberlik içinde kalalım her zaman sevgili okuyucularım. Yase

& & & & & &

Kıssadan Hisse

“Yolları oldukça uzunmuş, yokuş yukarı gidiyorlarmış, güneş yakıcıymış, ter içinde kalmışlar, susamışlar. Bir dönemecin ardında harika bir mermer kapı görmüşler; kapı, ortasında bir çeşme bulunan altın döşeli bir meydana açılıyormuş, çeşmeden berrak bir su akıyormuş.

Yolcu kapıdaki bekçiye dönmüş. “İyi günler.” “İyi günler” diye yanıt vermiş bekçi. “Burası harika bir yer, adı ne?” “Burası cennet.” “Ne iyi, cennete gelmişiz, çünkü çok susadık.” “İçeri girip dilediğiniz kadar su içebilirsiniz”, demiş bekçi ve eliyle çeşmeyi göstermiş.

“Atımla kopeğim de susadılar.” “Kusura bakmayın” demiş bekçi. “Buraya hayvanlar giremez.”

Yolcu çok üzülmüş, çok susamışmış, ama suyu tek başına içmek istemiyormuş. Bekçiye teşekkür edip yoluna devam etmiş. Epeyce bir süre yamaç yukarı gittikten sonra eski görünümlü küçük bir kapıya varmışlar, kapı iki yani ağaçlıklı toprak bir yola açılıyormuş. Ağaçlardan birinin altında, şapkasını alnına indirmiş, uyur gibi yatan bir adam varmış.

“İyi günler” demiş yolcu. Adam başını sallamış. “Atım, köpeğim ve ben çok susadık.” “Şurada taşların arasında bir pınar var” diyen adam eliyle orayı işaret  etmiş. “İstediğiniz kadar su içebilirsiniz.”

Yolcu, atı ve köpeği pınara gidip susuzluklarını gidermişler. Yolcu bekçiye teşekkür etmiş. “İstediğiniz zaman yine gelebilirsiniz” demiş bekçi. “Buranın adı ne?” “Cennet.”

“Cennet mi? Ama mermer kapıdaki bekçi bana orasının cennet olduğunu söyledi.” “Orası cennet değil cehennemdi.”

Yolcunun aklı karışmış “Sizin adınızı kullanmalarına niye izin veriyorsunuz? Yanlış bilgi vermeleri büyük karışıklığa neden olur!”

“Hiç de değil. Aslında onlar bize büyük bir iyilikte bulunuyorlar. En iyi dostlarına sırt çevirenlerin hepsi orada kalıyor çünkü.”

Şubat Güneşi

Zeynep Ahmet’in düşüncelerinden habersiz sımsıcak yatıyordu. Rüyasında Kocaman bir ameliyathanede, ameliyat yapmak için hazırlanıyordu. Kendi kalbini ameliyat masasında yatan kocaman bir adama nakledecekmiş. Annesi ve Can endişe ile onu bu işten vazgeçirmeye çalışıyorlar.

Can “ölürsün lütfen yapma” diye ellerine sarılıyor. Annesi ağlıyor. Kalp takacağı adam ise yattığı yerden ona umutsuzca bakıyordu. Ondan en az iki boy uzundu adam. Ve bir o kadar iri. Onun göğsünü açmak bile nerdeyse olanaksız olmasına rağmen Zeynep eldivenlerini takmış neşteri eline almış ameliyat masasında yatan adama “Göğsünüzü açmak zorundayım size kalbimi takacağım yoksa öleceksiniz” diyor. Can bütün gücü ile kızın beline sarılıp onu adamdan uzaklaştırmaya çalışıyor, annesi “lütfen yapma” diye dövünerek ağlıyor. “ama yapmazsam o ölecek” diye  sakin, sakin  yanıt veriyor Zeynep. Annesi “ama sende öleceksin” Zeynep elinde neşter iğne iplik. “Ama ben ölmeyeceğim ki kalbim olmadan da yaşayabilirim ama o kalpsiz yaşayamaz ki anneciğim” diyor. Kan boşalıyor göğsünden Annesi çığlığı basıyor Can bağırıyor. Zeynep bir elinde neşter bir elinde kanlı kalp kan boşalan göğsüne bakıyor. Aniden bir çığlık ortalığı inletiyor. Oya imiş çığlığı atan canavar gibi Zeynep’in üzerine atılıp elinden kanlı kalbi alıyor ve koşarak pencereye koşuyor.

Ahmet’miş kalbini vereceği adam ani bir hareketle kalbini çıkartmak için neşteri göğsüne vuruyor. Korkunç bir acı tam kalbi aşağı atacak Zeynep var gücü ile göğsünden kanlar süzülerek Oya’nın elinden kalbi almaya çalışıyor bir yandan da “hayır atma yoksa ölecek” diye bağırıyor.

“Zeynep, tatlım hadi uyan.” Ahmet devinip bağıran kızın saçlarını okşayarak uyandırmaya çalışıyordu. Zeynep ter içinde açtı gözerini. Göğsü ağrıyordu. Elini göğsüne götürüp “kalbim yok artık” dedi. Koltuğun önüne diz çökmüş endişe ile ona bakan Ahmet’in gözlerine bakarak.

“Göğsüm boş, kalbim yok! Onu pencereden atacak lütfen izin verme! Ahmet lütfen izin verme yoksa ölecek!!” “Vermeyeceğim inan bana izin vermeyeceğim lütfen uyan Zeynep.” Arkası Yarın

Günün Şiiri

Su 

Firuze rengi suların önünde diz çökmüş
bir okçu, elinde altın yayıyla.
Karalarla kaplanlarla oynuyordu,
kemanıyla oynadığı gibi.
Firuze rengi sularda yüzen
sarı güller… lerin yansıttığı
yanılsamalar… içindeyim…
O uzun siyah eldivenimle
yürüyorum sularda.
sularla evlilik akuatik yeşillerle
gri gözlerle bir anima-kadın
soluk alıp verişi
karanlık yaprakların ardında
Bir yıldız gümüş notalar fısıldıyor
onun da kulağına… dolendo…
Seslerin ve notaların gümüş
ağırlığıyla dalıyor sulara, dalıyoruz.
bir denizaltı konuşması gibi
artık kimsenin dinlemediği iki insan arasında
boğulmamak için denizin dibinde konuşmaya çalışan
İki insan gibi neredeyse
dolendo
O uzun beyaz eldivenimle
tekrar çıktığımda sulara Miras\’ım,
alnıma saplanacak altın bir ok olabilir.
Erden kızların önünde eğilmiş
oturuyor olabilirim alnımda altın bir okla.
Aramızda belirli uzaklıklarla eğilmiş
şarkı söylüyor olabiliriz gri sulara.
Aramızda kristal uzaklıklarla
göğe çekilmiş olabiliriz, ağlayan ünikornlar gibi.
Orion çekimi belki de yalnızca…

Lale MÜLDÜR

Günün Fıkrası

Tıp Fakültesi birinci sınıfta profesör öğrencileri kadavranın başında toplamış ve “Arkadaşlar demiş ilk dersimiz kadavradan iğrenmeyeceksiniz, mideniz bulanmayacak” der ve hemen kadavranın arkasını çevirir, parmağını kadavranın kıçına sokar ve sonra da ağzına götürüp yalar, tüm öğrenciler iğrenerek bakarlar ama çare yoktur hepsi de aynı hareketi tekrarlar. Bütün sınıf aynı işlemi yaptıktan sonra profesör yeniden kadavranın başına geçer ve arkadaşlar der: “İkinci ve en önemli kural kesinlikle çok dikkatli olacaksınız asla en küçük bir ayrıntıyı bile atlamayacaksınız, mesela az önce ben işaret parmağımı kadavranın kıçına sokup,orta parmağımı ağzıma götürdüm ama hepiniz bunu atladınız…”

Günün Sözü

Her zaman mutluluğun doruğundayken gülünmez, bazen sırf hayata gıcıklık olsun diye uçurum kenarındayken bile gülümseyeceksin.

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here