Ne Zaman Uyanacağız Derin Uykumuzdan?

0
90

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Gazipaşa’da havalar sıcak olmaya sıcak; ancak bazen bir esinti gelir dağ tarafından ya da denizden en bunaldığımız anda; sanki Allah’ın hediyesiymiş gibi. Tatlı, tatlı bir bülbül öter uzaktan, bir köpek havlar neşeyle, ağaçlar secde eder gibi  huşuyla eğilir, hışırtıları “Allah, Allah” der gibi. Hepsi bir anda olur. Dünyanın  dönmekten yorulduğu ve “tıp” dediği  bir anda… O zaman rahatlar bedenimiz, sinirlerimiz gevşer, geleceğe umutla bakmamıza neden olur bu bir an. Ama dünya dönmeye başladığında göz açıp kapama zamanı kadar bir zamanda.

Üşüşür hemen üzerimize ülkemizde yaşananlar, yeri göğü inleten feryat figanlar, sanki hiç yaşanmamış olur artık geçmişte kalan o bir tek an. Ne umut kalır artık gelecekten, ne de ileriye dönük bir şey yapma isteği.  Tam bir kaos, tam bir kör durumda algılarız kendimizi. İki santim ilerisini göremeyiz göremiyoruz. Ve bütün bunlardan daha kötüsü; bazılarımızın vurdumduymazlığı, vurur aklımızın, yüreğimizin yamaçlarına, yıkar deler gibi. Sanki bir şey yokmuş, bir şey yaşanmıyormuş, evlere ateş düşmemiş, ülke kan revan içinde değilmiş gibi yaşarlar bunlar. Nasıl bu kadar rahat bir toplum olduk? Diye sorarız kendimize yüreğimizi kazırcasına! Nasıl bu kadar ileriyi görmekten aciz önümüzdekini göremeyecek kadar gafil olabiliyoruz.

Ne zaman uyancağız bu ağır gaflet uykusundan? Ne zaman kendimizin ve gerçeklerimizin ve yaşananların ayrımında olacağız. Ne olması lazım daha uyanmak için bu derin uykudan “yeter” diye haykırmak için. Hemen, hemen her dört evden üçüne ateş düştü, yangın yerine döndük, yandık kavrulduk. Ne bekliyoruz daha evlere ikinci kez mi düşsün ateş? Artık çocuklar yetmez, analar babalarda mı şehit olsun. Kardeş kardeşi kırsın yok etsin bize sığınan Suriyeli mültecilere mi dönelim? Ki evlerde artık bunlar konuşulmaya başlandı bile çoktan.

Ve korku sardı bedenimizi, kör bakan gözlerin. Kulağı olan ancak duymayanların ağızları var ama doğru konuşamayanların çokluğundan. Sağduyumuz korumuyor artık bizi, sımsıkı tuttuğumuz, birlik ve beraberlilik ipimiz ve hissettiklerimizden, bize hissettirilenlerden korkar olduk.

Ve sevgili okuyucularım bu korku ile yaşıyoruz hayatı artık. Eskiden film izler gibiydik ancak şimdi gerçekte yaşıyoruz ve hala kör olmaya hakkımız var mı bu durumda diye düşünmeden kendimizi alamıyor.

Ve şimdilik ne kadar sağlıklı olabilirsek olalım sevgili okuyucularım. Birlik ve beraberlikle her şeye rağmen sağduyumuzu kaybetmeden… Yase

& & & & &

Leonardo ve Son Akşam Yemeği

‘Simyacı’nın meşhur yazarı Paulo Coelho`dan bir hikaye …

Leonardo da Vinci ‘Son Akşam Yemeği’ isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı. İyi’yi İsa’nın bedeninde, Kötü’yü de İsa’nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda’nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı.

Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi. Aradan üç yıl geçti. `Son Akşam Yemeği` neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı.

Leonardo’nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı. Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı.

Leonardo, yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi. Çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı. Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu..

Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:  ‘Ben bu resmi daha önce gördüm…’ ‘Ne zaman?’ diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı..

‘Üç yıl önce’ dedi adam. ‘Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce… O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum. Pek çok hayalim vardı. Bir ressam beni İsa’nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti…’

İyi ve Kötü’nün yüzü aynıdır…

Her şey, insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır…

Paolo Coelho

& & & & &

Hayatın Anlamı

Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı…

Bulduğu hiçbir yanıt ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş.. Ama aldığı yanıtlar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir yanıtı olmalı diyormuş.. Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş.. Köy, kasaba, ülke dolaşmış, bu arada zaman da durmuyor tabii ki…

Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona -Şu karşı ki dağları görüyor musun, orada yaşlı bir bilge yaşar istersen ona git belki o sana aradığın yanıtı verebilir, demişler.

Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sormuş .. Bilge “sana bunun yanıtını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor” demiş. Adam kabul etmiş. Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de silme bir şekilde zeytinyağı doldurmuş.

-Şimdi çık ve bahçede bir tur at, tekrar buraya gel… Yalnız dikkat et, kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin, eğer bir damla eksilirse kaybedersin…

Adam, gözü çay kaşığında, bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış evet demiş “kaşıkta yağ eksilmemiş, peki bahçe nasıldı?”

Adam şaşkın…

-Ama demiş ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki…

-Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun, kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel, demiş Bilge… Adam tekrar bahçeye çıkmış, gördüğü güzelliklerle büyülenmiş, muhteşem bir bahçedeymiş çünkü… Geri geldiğinde bilge adama “bahçe nasıldı” diye sormuş… Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış. Bilge gülümsemiş “ama kaşıkta hiç yağ kalmamış” demiş ve eklemiş:

“-Hayat senin bakışınla anlam kazanır. Ya sadece bir noktayı görürsün, hayatın akıp gider, sen farkına varmazsın… Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın, akıp giden zamanın anlam kazanır… Hayatının anlamı senin bakışlarında gizli…”

Günün Şiiri

Taş Damlalar

Bana çölün arkasından gelecek topraklardan,

simsiyah gökkubbeyi delip geçecek bir sabahtan

söz açsın, bir bilici istiyorum: Avucundan altı yüzü

kutlu bir zar düşsün, kemerindeki kemikte susuzluk,

korku ve karabaht yerine kurtuluş harfleri yazsın,

çadırımdan çıktığımda sağanak karşılasın beni,

atıma binmeden bakayım: Gözlerinden kaybolmuş

güven ışığı geçsin, yakınlar beni öylesine bezdirdi,

uzaklar rüzgârını getirip etrafında çevireceği billûr

sesle dolsun – kırıldım,yenildim, bozbulanığım

yıllardır: Bir bilici bulun, geceme yıldız, ağsın.

Böyle uzandım döşeğime gece, gece bitmemişti

böyle uyandım. Beldem baştan uca çiğnendi, kim

oturuyor sarayımda biliyorum, biliyorum kimdir

kadınlarımın koynuna giren: Ağır bir koku,pes

bir kösnü, köpük köpük taşan bir öfke ile kaplandı

odalarım, şehirlerim, hükmettiğim uzun ovalarla

sisin çöktüğü dağlar: Issız bir imparator taşıdım

buraya, tuzla buz gurur getirdim yanımda, bir de

zakkumdan tane tane bir imbiğin doldurduğu şişe,

hiçbir şeyden korkmadım bildim bileli: Ne yazgı,

ne kargış, ne ölüm: Bir tek şüphedir, esirgensin.

Büyük, taşlaşmış damlalardır Zaman, bende

bana ne var ne yok kilitler. Çıkıp uçsuz bucaksız

bir ateş yaksam: Onlar erirler mi? Çıkıp bir ateş

yakacak olsam sanırlar ki çağrıdır, çağırmam,

rüzgârı arkasına almış bir yangındır, korkarlar,

ben kimseyi korkutmak için doğmadım. Bir anlam

yok yaradılışımda, bir giz bir gizem yok kimseden

beri – kendiliğinden an gelir erirse damlalarım,

geçmiş günleri kaskatı geleceğimden ayıran âraf

çizgisinden yürür geçerim: Bir bilici bekliyorum,

muskamdan düğüm çözsün, suskumdan söz yağsın.

Enis  BATUR

Günün Fıkrası

“Salamon be! Benim hanım çok müsrif, para yetişmiyor. İnanamazsın, Pazar günü benden 200 frank istedi, Pazartesi 300, Salı 400, Çarşamba 500, Perşembe 800, dün de 1000 frank!”

“Acıdım sana be Mison. Nereye harcıyor bu kadar parayı?”

“Ne bileyim ben, verdiğim yok ki…”

* * * * *

Adamın biri bir gün İngiltere’ye gezmeğe gitmek istemiş. Tabi İngilizce bilmediğinden arkadaşına sormuş: “Yav ben İngiltere’ye gidince onlarla nasıl anlaşacağım?” demiş. Arkadaşı da: “Bak konuştuğun her cümlenin sonuna ‘ing’ koy, onlar senin ne demek istediğini anlarlar” demiş.

Ve adam İngiltere’ye gitmiş ve soluğu bir kafede almış. Arkadaşının taktiğini uygulamaya başlamış ve garsonu çağırmış: “Sen bana bir çay getirebiling?” demiş ve garson şaşkın şaşkın çay getirmeye gitmiş. Garson çayı hemen getirmiş. Adam demiş ki: “Bak, ben ne güzel İngilizce konuşuyoring değiling?” demiş. Garson lafı yapıştırmış: “Ben Türk olmaying, b..k içerdin çaying!”

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here