Kendi Hayatımızı Kendimiz mi Yazıyoruz?

1
63

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Kendi hikâyemizi kendimiz yazıyoruz gibi görünüyorsak ta aslında bizim yazdığımız bir şey yok, her şey olması gerektiği gibi oluyor, bizde bize biçilen rollere uygun olarak yaşayıp gidiyoruz, kendimizinmiş gibi sanarak. “Haksızlık yapıyorum herhalde bu kadar da değil yani!” diye düşünüyorum bazen ancak  geçmişten günümüze dek düşününce yaşadığımız günleri, ayları, yılları, hangisini biz düşündük hangisini tasarladık ve bulduk ki? Tabi ki istisnalar vardır. Ve olacaktır. Ancak hayat işte bu; seni istediğin gibi değil onun istediği gibi yaşatır, beğensen de beğenmesen de. Düşünüyorum ve yine sabırsızım yazmak için bile. Ve zamanı hiç bitmeyecek şeymiş gibi savurarak kullananlara acayip hayretim. Aslında kızgınım aslında suratımı astırıyorlar, aslında, onlara yazıklanıyorum.

Ve hayatın bize yaptırdıkları bu diye düşünmeye gelince de duruyorum!!! Zamanı savruk kullanmakta, belki savruk kullanmak için tasarlanmamış? Yani hepimiz bize verilen role göre yaşıyorsak bu da bir rol. Ve bu oyun için geçerli. Herkes rolünü en iyi şekilde yapmalı ki oyun bozulmasın. Neden onlara kızıyorum ki? Neden kendimi hikâyeler yazabildiğim için seviyorum ki. Aslında kimsenin bir şey yaptığı yoksa, her şey yaptırılıyorsa? Ve bazen böyle düşünerek uyanmanızı sağlıyor rol dağıtıcı, sorgulamanızı istiyor! Neden niçin diye sormamızı da istiyor kendimizce yanıt vermemizi de!! Doğru yanlış ama sonunda yine kendi istediği biçimde?

Zamanlardan birinde her şeyi bildiği söylenen bir bilge varmış. Ne sorulursa hemen yanıtını verirmiş. Onu çekemeyen biri demiş ki; ona öyle bir soru soracağım ki kesinlikle  bilmeyecek. “Ne soracaksın demişler.” “Elimde bir kelebek var. Ölümü dirimi diye soracağım” demiş. “Ölü derse bırakacağım uçsun, diri derse avucumda sıkıp öldüreceğim.”

Bilgeye sormuş elimdeki kelebek ölümü dirimi diye.  Bilgenin yanıtı. “O senin elinde.” olmuş. Bilgeye sorulamayacak kadar basit bir soru yanıtta öyle gibi görünse de gerçeğin ta kendisi değil mi? Hepimiz bir avuçtayız ve o avucun keyfine göre yaşıyoruz. Sahip sıkarsa ölürüz, gevşek tutarsa soluklanırız, serbest bırakınca da kanatlanır ruhumuz. Yoruma gerek var mı?

Ve sevgili okuyucularım bazen böyle uyanırız sabaha yalnızca sorgulamak için. Ve şimdilik sağlık, sevgi, birlik ve beraberlikle kalalım. Yase

& & & & &

Toprak Ana

“Bir zamanlar Toprak Ana, evinde yalnız yaşıyormuş. Yalnız yaşamak zormuş, bu yüzden canı çok sıkılıyormuş. Bir gün kalkmış, gök kralına misafirliğe gitmiş. Sarayın kapısına varınca, gürültüler, patırtılar duymuş. Kapıdaki nöbetçiye, “bunların ne olduğunu” sormuş. Nöbetçi: “Ne olacak, demiş. Mevsim kardeşlerin gürültüsü. İkisi kız, ikisi oğlan dört yaramaz çocuk var. Kavga edip duruyorlar.”

Toprak Ana: “Onları bana gönderin, demiş. Ben yalnızım, biraz da benimle otursunlar.” Nöbetçi Toprak Ananın isteğini krala söylemiş. Kral da “Peki” demiş. Toprak Ana bunun üzerine evine dönmüş, mevsim kardeşleri beklemeye başlamış. Önce en küçük kardeş gelmiş. Pembe, beyaz saçlı, güzel bir çocukmuş. Toprak Anaya:  “Benim adım İlkbahar, demiş. Size ufak bir armağan getirdim.” İlkbahar, çantasını açmış, çantasından tomurcuklanmış dallar, renk renk çiçek demetleri, cıvıl cıvıl ötüşen kuşlar çıkarmış.

Çok geçmeden ikinci kardeş gelmiş. Tombul, kırmızı yanaklı bir kızmış. Adı da Yaz’mış. Kardeşine: “Haydi çekil bakalım, bak, ben geldim” demiş. Sonra o da çantasından çilek, kiraz, şeftali, erik gibi meyveler çıkarmış, bunları Toprak Anaya sunmuş. Derken üçüncü kardeş gelmiş. Sarı sapsarı bir çocukmuş. Toprak Ana’ya: “Ben sonbaharım demiş. Yalnızlığı, sessizliği çok severim” demiş. Sonra da kuşları kovmuş, her yeri sarıya boyamış. Ortalığa bir sessizlik çökmüş. Tam bu sırada dördüncü kardeş gelmiş. Çiçekleri, meyveleri dağıtmış, cebinden beyaz bir su çıkarmış, bu suyla her yeri beyaza boyamış. Bir yandan da: “Benim adım kış, benim adım kış” diye bağırıyormuş.

Dört kardeş de Toprak Ananın evinden gitmek istememiş. Kavgaya tutuşmuşlar. Ortalık alt üst olmuş. Toprak Ana kızmış: “Beni dinleyin, demiş. Ya sırayla gelin, evimde üçer ay misafir kalın, ya da çekilip gidin. Hepinizi birlikte istemiyorum.”

Bunun üzerine mevsim kardeşler düşünmüşler. Aralarında anlaşıp Toprak Anaya, “peki” demişler. İşte o günden beri sırayla geliyor, Toprak Anada üçer ay misafir kalıyorlar…

Şubat Güneşi

Saçlarını atkuyruğu şeklinde arkadan kurdele ile tutturdu. Kendini çok yorgun ama rahatlamış hissediyordu. Sanki içinde çöreklenmiş uyuyan kötü kalpli hayaletlerin üzerine güneş doğmuş hepsi bir anda yok olmuşlardı. Buna rağmen ağır adımlara odasından çıkıp  mutfağa döndü. Çok incelmişti ve çok solgun görünüyordu, gözleri şişmiş, hareketleri ağır ve sarsaktı.

Çayı ısıtmak için ocağa koydu, bu bile onu yormuştu. Bu yüzden hemen oturdu, o otururken Ahmet geldi  beyaz dökümlü bir kazak giymişti, temiz, tıraşlı, yakışıklı yüzünde çok tatlı bir gülümseme asılıydı. Zeynep  onu görünce “gülümsemene aşık olabilirim” dedi. çapkınca. Sanki biraz önce dövünüp ağlayan, yorgunluktan ayakta duramayan kendisi değilmiş gibi. “Bende  ilk olarak senin o çapkın gülümsemene aşık oldum ya” diye yanıt verdi. Sonra kızın yanına  geldi. Yüzünü avuçlarının arasına alıp “Çok solmuşsun Zeynepçim” dedi. “Sana iyi bakmam gerekiyor artık ki hayata karışalım. On gündür zamanı durdurduk. Artık onu yeniden devreye sokmak lazım tatlım” dedi. Ve ekledi; “Şimdi seni o aşık olduğum gülümseyen ağzından öpersem bana kızar mısın?” Yanıt beklemeden  eğilip bal gibi tatlı bir buse kondurdu kızın ateş gibi yanan dudaklarına. Zeynep beklemediği bu hareket karşısında şaşkına dönmüştü. Ahmet o düşünürken yeniden  bu kez daha ateşli ve daha uzun bir öpücük kondurdu. Sonra başını kaldırmadan kızın şaşkın, şaşkın bakan gözlerine bakarak “daha çok düşünecek misin yoksa öpmeye devam edeceğim” dedi.

Zeynep birden kendine gelip silkelendi. “piiis” diyerek Ahmet’i itti. “Bana pis dediğin içinde öpeceğim işte” diyerek kızı yeniden öptü. Sonra yeniden sonra yeniden. Sonra aniden  bıraktı  gülümseyerek  “E ne yapıyoruz şimdi” dedi.  Zeynep elleri ile başını tutarak denge sağlamaya çalışıyordu. Ahmet aniden bırakınca zaten dönmekte olan başı daha çok dönmeye başladı. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Bir müddet elleri ile başını tutarak öylece durdu. “Başını döndürüyorum ama değil mi” dedi Ahmet hınzırca gülümseyerek. Zeynep küskün, dargın, şaşkın bir şekilde “Pis” dedi. “Pis ne olacak, fırsatçı işte.” “Zeynepçim bu pis seni seviyor ne yapabilirim ki” dedi.

Zeynep’in yüzü acı ile kasılınca “Sende bu kadar sevgili bir şey olmasaydın” diye ekledi. “Ahmet sen ne yapmak istiyorsun Allah aşkına?” dedi Zeynep. “Zaten  daha kendime gelemedim kafamı dağıtma artık lütfen.” “Ne yapayım Zeynepçim, Sen Uyurken diye bir film izlemiştim bilmem sen de izledin mi  o filmi? Sandra Bullock, Bill Pullman  filmi… Lucy, her gün metroda gördüğü karşılaştığı Peter’e hayrandır. Peter’in bundan haberi yok. Bir gün Peter’e yankesiciler saldırınca metroda Lucy onu kurtarıp hastaneye götürür. Ve olaylar böyle başlar. Lucy, Peter uyurken ona aşık olur. Hiç konuşmadan, bakışmadan… Bende sana böyle aşık oldum, sen uyurken aynen o filmdeki gibi.”

Zeynep’te o filmi izlemişti. Hatta defalarca  oradaki aşka aşık olmuştu. “Hadi Zeynepçim gel şimdi kahvaltımıza devam edelim sonra film üzerine konuşabiliriz.” Zeynep  kalkınca yine sendeledi. Ahmet zaten tetikte bekliyordu hemen yetişip kızı kucakladığı gibi masaya yakın bir koltuğun üzerine bıraktı. Zeynep, “Ah hiç fırsat kaçırmıyorsun” dedi. Kalbi hala kulaklarında çarpıyordu. “Zeynepçim sevmek dokunmaktır. Seni gerçekten  çokk seviyorum ve dokunmak istiyorum” dedi çok ciddi ve içten gelen bir sesle.

Zeynep’in gözleri dolmuştu “çok teşekkür ederim Ahmetçim” dedi. “Ama lütfen bana zaman ver, her şey o kadar hızlı gelişiyor ki hayatımda azıcık sükunet istiyorum. Kafamı boşaltmak ve özgürce kendimi rüzgara bırakmak istiyorum.”

Zeynep  kahvaltıdan sonra yine uyudu. Yusuf’la, Ahmet ona sürpriz hazırlıyorlardı. Bu gün onun doğum günüydü. Akşama doğru uyandı, evde çıt çıkmıyordu. İçini aniden nedensiz bir sıkıntı kapladı. Ahmet’te Yusuf’ta onu uyur vaziyette bırakıp gitmişlerdi demek? Arkası Yarın

Günün Şiiri

Küçük İstavritin Öyküsü

Küçük istavrit, yiyecek bir şey sanıp
hızla atıldı çapariye
önce müthiş bir acı duydu dudağında
gümbür gümbür oldu yüreği
sonra hızla çekildi yukarıya…

Aslında hep merak etmişti
denizlerin üstünü
neye benzerdi acep gökyüzü.
Bir yanda büyük bir merak
bir yanda ölüm korkusu.

“Dudağı yarıklar ” denir,
şanslıdır onlar, hani
görüp de gökyüzünü , insanı
oltadan son anda kurtulanlar.

Ne çare balıkçının parmakları
hoyratça kavradı onu
küçük istavrit anladı yolun sonu.
Koca denizlere sığmazdı yüreği.
Oysa, şimdi yüzerken
küçücük yeşil leğende,
ansız uzanıvermiş dostlarına
değiyordu minik yüzgeci.

İnsanlar gelip geçtiler önünden
bir kedi   yalanarak baktı gözünün içine
yavaşça karardı dünya,
başı da dönüyordu.
Son bir kez düşündü derin maviyi,
beyaz mercanı bir de yeşil yosunu.

İşte tam o anda eğilip aldım onu.
Yürüdüm deniz kenarına
bir öpücük kondurdum başına,
iki damla gözyaşından ibaret sade
bir törenle, saldım denizin sularına.

Bir an öylece baka-kaldı
Sonra sevinçle dibe daldı.
Gitti tüm kederimi söküp atarak,
teşekkürü de ihmal etmemişti.
Bir kaç değerli pulunu
Elime, avuçlarıma bırakarak.

Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme.
Sorar gibiydiler, neden yaptın bunu niye?
” Bir gün dedim, bulursam kendimi
yeşil leğendeki
küçük istavrit kadar çaresiz,
Son ana kadar
hep bir umudum olsun diye… “

1 YORUM

  1. Yasemin Hanım,her zaman ki gibi sayenizde güzel şiirleri okuyoruz.Bu günkü de çok güzel bir şiir.Ancak yoğun çalışmanızdan olsa gerek yazarın ismini yazmamışsınız. ben de Serdar Sıralar isimli şairi araştırıp öğrenmiş oldum.Saygılar..

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here