“İğneyi Kendine…”

1
103

“İnsan, toplumsal bir varlıktır” der ve ekler davranış bilimciler: “Davranışlara yön veren temel etmen, kültürel koşullara göre değişse de, içinde yaşanılan toplumun gelenekleri de dahil yerelden ulusala maruf (bilinen, tanınan, kabul gören) değerler örgüsüdür.”

Davranışlarımızın kişisel olan yönleri de vardır elbette.. Ve fakat bu yönlerin büyük bir bölümü de; toplumsal hayatın küçük modeli olan ailemizden, sosyal bir kurum olan okuldan, özetle içinde yer aldığımız toplumsal hayattan izler taşır mutlaka.. Yerelden ulusala maruf değerlerle güdülenmiş isteklerimizdir bu bağlamda davranışlarımıza yön veren..

“Güdülemede, bireyi harekete geçirici, hareketi istenilen amaca yöneltici ve devamlı kılıcı nitelikler vardır” der sosyal bilimciler ve ekler: “Güdüleme, insanların düşüncelerini, umutlarını, beklentilerini, inançlarını kısaca arzu, ihtiyaç ve korkularını kapsar.”

“Birey, kişileri, olayları, konuları, nesneleri güdülenmiş seçicilik içinde algılama eğilimindedir” diye yazar sosyal psikoloji kitaplarında.. Kişisel istekleri gerçekleştirebilme yönünde bir engel olarak görülse dahi yok sayılamaz bu bağlamda değerler, yargılar..

Toplumların öteden beri gelen birçok değer yargısının olduğu bir gerçektir elbette.. Ve fakat bu yargıların tümünün değerli olduğu gibi bir yargının sorgulanması gereği de bir başka gerçektir.. Ne uyum sağlama adına boyun eğenlerin; “enseyi karartma” türünden züğürt tesellisi görüşlerinde, ne de karşı çıkma adına yok sayan “inkarcı körlüklerde” yer almaz “zamanın değişmesiyle yargıların da değişebileceği” hükmü şahsiyetinde bir düşünsel sorgulama..

“Birey, davranışlarını etkileyen toplumsal yaşamın kurallar örgüsünü beğenmiyorsa şayet, bunun eğitimle bağlantılı kültürel bir süreç içinde değişmesi gereğinin ve gerçeğinin de farkında olmalıdır” der eğitim bilimciler ve ekler:  “Birey kendi davranış alışkanlığını değiştirebilmelidir önce.. Kendisi aynı davranış şablonu içindeyken, değişmesini istediği toplumdan farklı bir sonuç beklemesi boşuna bir çabadır.”

Davranışı bloke edilen bireyin, kendisini bir gerginliğin ve huzursuzluğun içinde bulması, psikoloji diliyle söylersek kendi egosu, nefsiyle bir çatışma içinde olacağı tabiidir.. Buradan çıkabilmesi için son tahlilde, ya gerçek yaşamı yeniden üretecek ya da davranışını savunacak  mekanizmalar oluşturacaktır.. Özetle, görüldüğü gibi olmayan, olduğu gibi de görülmeyen birey, önce kendi nefsine sonra toplumsal nüfusa yabancılaşacak; davranışlarına akla yatkın sebepler bulacak, sorumluluğu üzerinden atarak başkalarına yükleyecek, kendi düşünce ve davranışlarını bastıracak veya yüceltecek savunma mekanizmalarına sarılacaktır..

Buraya kadar yazılanları, başlıkta yarısı yazılan atasözümüzle ilişkilendirip, atasözümüzün diğer yarısını içinizden okuyarak, okumayı bırakabilirsiniz! Ve fakat ben, Hz. Ömer’in; “İnsan inandığı gibi yaşamazsa, yaşadığı gibi inanmaya başlar” nefis nefsi değerlendirme yargısını, yazının yukarıdaki bölümüne şerh düşerek devam etmek istiyorum..

Eskiden annelerimizin elinden düşmezdi iğne.. Giysilerimizin söküğünü diker, yıpranmış yerlerine yama yaparlardı.. Ne güzel nakışlar işlerdi iğne tutan mübarek elleriyle annelerimiz..

“Nakış” köklü “münakaşa” kelimesinde gizlidir iğnenin mecaz anlamı.. Muhatabımızı iğneleyerek düşüncelerimiz nakşetmek isteriz karşılıklı münakaşalarımızda.. Ve fakat kendi sökülen düşüncelerimiz, yıpranmış fikirlerimiz için iğneyi kendimize batırmaktan hoşlanmayız.. Hemen her tartışma ortamında, hep başkalarının eksiğini gediğini gören (ve kimin yok ki) bulan, söküğünü, yırtığını dikmek için iğneleyenlere karşı gelir yerini bulur atasözümüz: “Önce iğneyi kendine, sonra çuvaldızı ele!” İğnelemelerimiz, muhatabımızda çuvaldız etkisi yapar çünkü..  

Çuval; seyrek dokunmuş torbaların adı, “duz” eki ise Farsça terzi anlamında.. Kimse kendisinin çuval gibi görülmesini istemez.. Ve fakat kendisinin iyi işlenmiş bir dokuma olduğu hüsnü zannıyla, (hüsnü kuruntusu demek daha doğru olur aslında) herkesi seyrek dokunmuş çuval gibi görme suizannını birleştirip elinde çuvaldızla gezenleri de görmek istemez çevresinde..  Açık nesnel düşüncelerin iletişimi üzerine kurulmuş tartışma ortamlarında, gizli öznel duyguların etkisiyle her şeye muhalefet eden bu tür kişiler, muhatabının gömleğini dikmek için değil, göğsüne dürtmek için almıyorlar mı zaten kalemi, düzeltiyorum çuvaldızı ellerine.. Sadece tezleri var bu zatı muhteremlerin ve karşı tezlere tahammülleri de yok.. Dolayısıyla, gelişimin doğasındaki senteze de muhalefet ederler.. Oysa hayatın “aminoasitlerin proteinleri sentezlemesiyle” oluştuğunu, geliştiğini ve sürdüğünü söyler biyokimyacılar.. Ve devam eden süreçte, “her sentez, yeni bir tezdir” der sosyologlar da..

Selam ve saygılar… ozdemirgurcan23@gmail.com

1 YORUM

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here