İstiyorum…

0
20

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Ayrılık zamanı geldi. Ayrılığın zamanı var mı? İnsan nasıl tamam bugün kalkıp gidiyorum zamanı geldi diyebilir ki yaşamakta olduğu hayattan? Ve en önemlisi “gidiyorum” dediğinde gerçekten gidebilir mi? Ona bu dürtüyü veren, zamanın geldiğini bildiren nedir? Göçmen kuşları göç zamanlarını bilirler  ve zamanı gelince kalkar giderler. Sanal sandığım zaman mı gitme zamanını belirliyor? Valla bilmiyorum ama zamanı geldi diyorum. Neye ve niçin geldi, neye dayanarak diye sormadan ve kalkıp gitmek için hazırlıklar içindeyim. Yalnızca sözde. Bir taraftan da, Abdurahman Karakoç’un ayrıklıktan zor belleme ölümü Mihriban şarkısını mırıldanıyorum. Zaman gün gün geldi ve hafta sonuna kilitlendi. Zamanı geldi diyor tılsımlı bir ses kulağıma neden niçin diye sorduğumda nedeni yok yalnızca zamanı geldi ve gelince zaman kalkıp gitmek kaçınılmaz olur.

Ve şu an bir haber okuyor Berke. Türk hava yollarına ait bir uçak kalkış yaptığında  korkan bir yolcu “Ben uçmak istemiyorum” deyince kalkış yerine geri dönmüş ve yolcuyu indirmiş. Berke hemen bir resim çiziyor bize, “dur sağda inecek bir yolcu var. Paraşüt verin indirelim” demişlerdir diye. Hepimiz kahkahayı basıyoruz. Gözümüzün önünde paraşütle inen birisi… Ve sonra kalkan uçak… Ve abarttıkça abartıyoruz görüntüyü kafamızda ve biraz daha katılıyoruz gülmekten. Emre “sakın sende böyle yapma Gül” diyor. Ve başta sorduğum soru canlanarak karşıma geliyor. İnsan “gidiyorum” deyince gidebiliyor mu zamanı gelmemişse? Her gidenin zamanı gelmiş mi oluyor gidince peki? Bilmiyorum ama illa gidilecekse eğer, önünde durulmayacağını bilirim gidenin. Ve gerçekten ayrılık bazen ölümden zor olmasa da  o değerdedir diye düşünüyorum. Her ikisinin de acısını yaşamış biri olarak.

Geçenlerde izlediğim bir belgeselde insan DNA’sı ile bir insancık  yapmış bilim alemi. Çok etkileyici, korkutucu ve ürkütücü geldi ama hayranlık veren bir çalışma  belki ilerde ölümsüzlük olacak! O zaman bu durumda  ölüm acısı olmaz tabi ama ayrılık acısı hep olacak. Ve her ayrılık bir çentik atacaktır yüreğimize.

Ve yine ölüm acısını ölümsüzlük tılsımına tercih ederim. Ve ayrılık acısını da  yeniden kavuşma anını düşünerek azaltabilirim. Zaman bana en azından bunu borçlu.

& & & & &

Eskiden bu havalarda, sıcacık köşemde oturup kitap okumayı, annemin hazırladığı ıhlamurdan bir yudum alıp sonra unutmayı çok severdim. Şimdide seviyorum ama o zamanlardaki gibi değil artık. O zamanlar güven içindeydik, annemiz yanımızda, düşüneceğimiz yalnızca yarınki derslerimizdi. Ve okul kütüphanesinden alacağımız yeni bir kitaptaydı. Oysa şimdi öyle mi? Büyüdük ve kirlendi dünya demek istemiyorum çünkü biz küçükken de ve her zamanda dünya bazıları için kirliydi. Her zamanın kendine ait huzursuzluğu pisliği ve bununla beraber dinginliği vardı diye düşündüğümden zamanlar arası bir karşılaştırma yapmaktan hoşlanmam. Ancak küçükken düşüncelerimizde bakış açımızda kendimizle doğru orantılıydı. Küçüktük, küçük şeylerle mutlu olurduk. Bizim için güven ilk şarttı mutlu olabilmek için. Sonra bir annenin varlığı ve kitaplarımız. Ve okulumuz. Daha ne isteyebilirdik ki? Özgürdük üstelik ömrümüzde bir daha olamayacağımız kadar. (nasıl küçük şeyler ama?) Ne zaman büyümeye başladık. Elimizden kaymaya başladı her şey yavaş, yavaş. Ve devam etti her şey kaymaya, elimizden kayanların yerine başka şeyler koyduk zamanı geldikçe ama yeri dolmadı kaybettiklerimizin. Zaten isteğimiz doldurmakta değildi. Çünkü o yerler hep doluydu yalnızca yeniden ortaya çıkacakları günü bekliyorlardı hafızamızın sandığında.

Kitap Okuyanların En Çok Canını Sıkan Durumlar Nelerdir? - KizlarSoruyor

Ve bugün yine seviyorum havaların karanlığını şişko, şişko yağan yağmurunu ve kitap okumayı köşemde ve hafızamda gizli kalmış ne varsa dışarı çıkarıp onlarla söyleşmeyi. Ancak hiçbir şey eskisi gibi değil artık. Küçükken küçük olan bütün düşüncelerimiz, kaygılarımız ve kuşkularımız ve güvensizliğimiz bizimle büyüdü. O zaman onları anne sevgisi, güven duygusu ve okulun yumuşak elleriyle kamufle etmemiştik. Şimdi ise her şey birbirine dolanmış ve adı “huzursuzluk” olmuş. Ve çırılçıplak. Evet yağmuru dinlerken fırtınada uçarken, çocukluğumuza ait ne varsa onunla sevinirken ve bir çok duyguya ev sahipliği yapmaya başlamışken bedenimiz, kalbimiz de yinede en etkin duygumuz “huzursuzluk” şu an yağmuru dinleyerek yazımı yazarken çok net algılıyorum.

Çünkü dizlerimde bilgisayarım ayaklarımda sımsıcak terliklerimle yağmuru dinleyerek yazı yazmak bana çok kolay geliyor. Ama ülke ve dünya genelinde yaşananları okudukça huzursuzluğum artıyor. Kış mevsiminden almam gereken zevkim huzursuzlukla yer değiştiriyor. Ne kadar ısınsam, dışarıda üşüyenleri düşündükçe donuyorum. Ve bir şey yapamıyorum elimden gelen çok değil ona yanıyorum.

Ve bu güzel kış gününde çok güzel bir yazı yazabilirdim içinde huzursuzluk sözcüğü olmayan. Belki yarın belki yarından yakın olur o da. İnanıyorum ki her zamanın kendine has huzursuzlukları olduğu gibi dinginliği de var. Belki dinginliğini yakalarım zamanın olmaz mı? Ve aslında huzursuzluğu herkes her zaman taşıyabilir yanında, önemli olan dinginliği yakalayabilmek ve zamanı yine güzele yorumlayabilmek doğru ve güven içinde?

Ve sevgili okuyucularım. Zaman her zaman istediğimiz gibi geçmeyebilir ancak hayat güzeldir, yaşamak güzeldir, dünya güzeldir, gökyüzü, deniz, dağlar, börtüler, böcekler, gerçekler ve hatta mecaz olanlar bile. Unutmayın huzursuzluk her an yanınızda olsa da ona yüz vermeyin, onu giydirin sevimli pembe mavi mineli giysileri, çıplak kalmasın, boynuna bağlayın ebrudan ipek şalı ve kolunuza takın. Sevgilinizmiş gibi. Huzurun yalın güzelliği ile kıyaslamayın onu sakın. Onunda bir güzelliği var çünkü. Ve şimdilik, sağlık ve sevgi, birlik, berberlik ve sımsıcak el ele kalalım dileyerek yazıma son veriyorum sevgili okuyucularım. Yase

& & & & &

Bir Kış Günü Hikâyesi

-Bugün hava her zamankinden soğuk değil mi?

-Evet. Ama mecburuz yola çıkmaya. Hem dert etme. Gittiğimiz yer çok sıcakmış. Isınırız orda bir güzel. Diğer dostlarımızı da göreceğiz bu yolculukta unutma. Bu bile yeter yola çıkmaya.

-Doğru söylüyorsun galiba…

Ellerine baktı son kez. Ay ışığı vurmuştu sanki çehresine. Öylesine parlıyordu alabildiğine. Şımarmamak için zor tuttu kendini. Acaba yolculuk nasıl geçecekti? Şikâyet edip sabredemezse, bu diyarları terk etmeyi göze alamazsa… Olmazdı, olamazdı. O zaman ben, ben olamam ki… İnsanlar beni gördüklerinde “İşte o. Ne güzel, ne kadar temiz, ne kadar gayretli” dediklerinde yüreğindeki sevgiyi ve var olma nedenini sevinçle izleyecekti bu yolculukta. Yaratılma amacı için bu yolculuğa çıkması gerekiyordu.

Ve yoldaydı. Fakat üşümüyordu çok fazla. Yine nazlıydı. Yine dans eder gibi oradan oraya koşturuyordu. Kimseye rahatsızlık vermeden, üstelik engelleri kaldırarak akıyordu adeta.

“Ne kadar hoş… Herkes burada. Tanışmalıyım hepsiyle” diye söyleniyordu kendi kendine.

-Hey! Senin adın ne?

-Berfin. Ya seninki?

-Ben mi? Ben, ben…

Kar tanesi son kelimesini söylerken, toprakla kucaklaşır buldu kendini. Ve sıcaklığını hissettiğinde, gülücükler açtı çehresinde. Bundan böyle toprağa bakabilen herkes, kar tanesini göremese de, onun tebessümünü gördü her seferinde…

Günün Şiiri

Bir Fotoğrafa…

Karşımdasın işte…
Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.
Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.
Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.
Tıkandığım o an, elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,
aklımdan o kadar çok şey geçti ki takip edemedim.
Ellerim boşlukta, ben darda kaldım.
Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.
Bir senfoni vardı kulağımda çalınan, bitti artık hepsi…
Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.
Bakış açım belli oldu yine.
Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.
Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.
Dağlara çarptım her esişimde.
Yollara küfrettim her gidişinde.
Demiştim sana hatırlarsan:
“Önemli olan ‘zamana bırakmak’ değil, ‘zamanla bırakmamak’tır…”
Şimdi bana, geçen o zamanın Unutulmaz sancısı kalır.
Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?
Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim…

Nazım Hikmet

Açlık Ordusu Yürüyor

Açlık ordusu yürüyor
yürüyor ekmeğe doymak için
ete doymak için
kitaba doymak için
hürriyete doymak için.
Yürüyor köprüler geçerek kıldan ince kılıçtan keskin
yürüyor demir kapıları yırtıp kale duvarlarını yıkarak
yürüyor ayakları kan içinde.
Açlık ordusu yürüyor
adımları gök gürültüsü
türküleri ateşten
bayrağında umut
umutların umudu bayrağında.
Açlık ordusu yürüyor
şehirleri omuzlarında taşıyıp
daracık sokakları karanlık evleriyle şehirleri
fabrika bacalarını
paydostan sonralarının tükenmez yorgunluğunu taşıyarak.
Açlık ordusu yürüyor
ayı ini köyleri ardınca çekip götürüp
ve topraksızlıktan ölenleri bu koskoca toprakta.
Açlık ordusu yürüyor
yürüyor ekmeksizleri ekmeğe doyurmak için
hürriyetsizleri hürriyete doyurmak için açlık ordusu yürüyor
yürüyor ayakları kan içinde.

Nâzım HİKMET

Günün Fıkrası

Temel bir gün bankaya para çekmeye gitmiş. O anda içeri bir hırsız girmiş. Herkesi rehin almış. Rehineler fazla geldiği için bir kaçını öldürmek istemiş. Sıra Temel’in yanındaki kadına gelmiş. Hırsız adını sormuş. Kadın Ayşe demiş. Hırsız; “Benim annemin adı da Ayşe” demiş ve kadını affetmiş. Sıra Temele gelmiş. Temel  “Benum adum Temel’dur ama arkadaşlar bana Ayşe derler” demiş.

Günün Sözü

Sevgi birliğe, bencillik yalnızlığa götürür.
Friedricih von Schhiler

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here