Yol İşçilerinin Maske Takma Zorunluluğu Neden Yok?

0
56

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Sokağımıza zift dökülüyor şu an. Kaç gündür çalışmalar başlamıştı zaten çok şükür. Koca apartman zangır, zangır titriyor o zifti ezen araçların hiddetinden. Ve homur, homur motor gürültüleri, ellerinde kürekleri, zifti kaldırım kenarında düzeltmeye hizaya sokmaya çalışan işçiler. Bayılıyorum böyle çalışmalara herkes ne yapacağını biliyor kimse kimseye bir şey söylemiyor tam bir uyum içinde çalışıyorlar. Yani görünen bu ama eksik olan bir şey var. Hem de çok önemli bir eksik. Zift dökülürken çıkan sıcak yapışkan buğuyu herkes bilir son katta olmamıza rağmen o buğu bize dek geliyor kapı pencere hatta perde kapalı buna rağmen. Ve bu işte çalışan hiçbir işçi ya da ustabaşı maske kullanmıyor.

Yukardan bakıyorum ağzımı burnumu iyice güvene alarak, perdenin ardından. Ve içim kavruluyor bu insanlara, yaşları daha otuza gelmemiş çoğu evinden barkından ayrı ekmek parası için çalışıyor. Çok güzel hepimiz onun için çalışıyoruz kuşkusuz ama o ekmeği yememiz içinde sağlıklı olmak zorundayız. Öğlen tatilinde, kaldırım kenarına oturmuş, iştahla ekmek arası her ne varsa onu yiyorlar çay içiyorlar, iştahları yerinde ve sağlıklılar ama nereye kadar? Şimdi yetiyor onlara her şey! Ya da yettiğini sanıyoruz biz ukalalar. Oysa içlerinde ne gibi fırtınalar kopuyor kim nereden bilecek? Bizim her hangi bir kafede, ödediğimiz paraya onlar bir gün çalışıyorlar. Ve maskeleri yok. Neden onlara işverenleri maske zorunluluğu getirmiyor? İnşaatlarda kask zorunluluğu var biliyorum. Ama bu yol işçilerinde… Maske zorunluluğu neden yok? Üstelik yalnız zift dökerken değil yolları kazarken de bu işçiler sırf toz soludular? Tabi hepimizde soluduk?

Ve inanılır gibi değil kapı önünde oturup toza dumana gömülü olarak işçileri izledik üstelik elimizde sigara. Onlara “bakın bizde sizin gibi soluyoruz tozu dumanı” mesajı vermek içinde değildi oturmamız. Zaten onu düşünebilsek… Sırf bilinçsizliğimizden ve merakımızdan ve hiç işimiz yokmuş gibi. İzleyecek iş çıktığından.

Ve yazımı tamamlamak için resim çekmek için maskemi kuşanıp balkona çıktım, kollarımı balkon demirlerine yaslayamadım çünkü yapış yapıştı. Ama karşımızdaki apartmanda balkona çamaşır sermişler onlar duruyor ve evin küçük kızı balkonda çömelmiş iki eli ile balkon demirlerine sıkı sıkı sarılmış çalışmaları izliyor? Nasıl bir umarsızlıktır bu anlamak mümkün değil. Çocuğa içeri gir diye sesleneceğim ama boğazım zaten yırtık pırtık ve sesimi duyuramayacağım homurtulardan bu yüzden kendim girdim içeri çaresiz.

Resimde çekemdim, çektiğimde uyduruk çıktı zaten. Ve telefona sarıldım. Çocuğun annesine çocuğu  bari  içeri alması için. Artık o çamaşırları ne yaparlar hiç bilmiyorum?

Şaka bir yana bu nerdeyse bir yıla yakındır süren çalışmalarda bir sürü şeyler öğrendik. İlk öğrendiğim şey ne kadar umarsız ve sabırsız olduğumuz. Hem umarsız, hem sabırsız… Nasıl olunur? Biz oluruz. Ve ne kadar çok bilenimiz varmış onu öğrendik net olarak herkes her şeyi biliyor ve ben deniz ne kadar bilgisiz ve aptal olduğumu da bu sayede bir kez daha öğrendim teşekkür borçluyum zaten öğretenlere. Ve eleştiri nasıl yapılır onu da öğrendik. Öyle bel altı vura, vura. Sonra İskenderun’un hiç bilmediğimiz sokaklarını öğrendik. Minibüsler sayesinde, nerde yol çalışması yok oraya  yönel, oradan nasıl çıkılır onu öğren. Çukurlardan atlamayı da  öğrendik.

Çamurda düşmeden ilerlemeyi de. Azıcık kilo verdik bu sayede bunun içinde teşekkürlerimiz var bol, bol. Ve balerin adımları ile yürümeyi de öğretti bize yoğun çamur ve su birikintileri sıçratan sürücülerden nasıl kaçacağımızda, ya da durup onlara neler sayıp dökeceğimizi de bu sayede öğrendik. Valla ben denizin şikâyeti yok. Bütün duyularımı öğrenmeye açmışım ya.

İşlerim yoğun bu aralar bu yüzden. Az buz değil yani yaşadıklarımız ama kardeşim tabi kimsenin sihirli değneği yok. Dokununca her şey düzelsin; bütün bunlar yaşanmak zorundaydı ve yaşanıyor ancak tabi yaşanmaması gerekenlerde araya sıkışıp yaşanıveriyor sanki yaşanmıyor görüntüsü vererek. Ve bendenize kardeşim bu öğrenme işi pahalıya patladı. Azıcık, duymam gerekenleri duyduğum için kulaklarımda şimdi ağırlık var. Söylemem gerekenleri söylediğim için dilimde yaralar var. Ve solumam gerekenleri soluduğum için boğazım yırtık pırtık.

Ve en önemlisi bendenizin ayakkabıları eskidi. Yürüyüş ayakkabım parçalandı. Diğer maddi zararlara girmeyeceğim bile. Ve kardeşim bendeniz yeni yürüyüş ayakkabısı istiyorum yetkililerden o kadar. Utanmadan sıkılmadan. Kendim ve herkes için. Hımm  yok,  yok, yok acıdım… Yalnız kadınlara ve çocuklara alsınlar yeter. Ayak numaralarını verelim benimki 36 siz ortalama 39’a kadar çıkabilirsiniz. Ay ya yine acıdım vaz mı geçsem yoksa  bu yol hediyesinden?! Hadi, hadi yine iyisiniz vazgeçtik gitti. Teşekkürler almış gibi oldunuz, çok masraf olacak yoksa. (yoksa aslında korktuk mu?) Bu yüzden vazgeçtik. Kimse sesimizi duymayacak ve biz istediğimizle kalacağız diye. Aman ya helal olsun bu yollar bize kardeşim… Kendi hediyemizi kendimize alırız elbette.

Ve teşekkürler bu sevgili maskesiz çalışanlara ve bütün ekibe, yolumuz şimdi kaymak gibi olacak ve hala zangır, zangır titriyor valla evimiz. Yıkılmaz değil mi? Ama kimseninki yıkılmamış yani ben duymadım.. Yolumuzda bir bitsin çalışmalar. İlk işim merdivenleri yıkamak olacak şöyle şarıl, şarıl kapıcı “abla böylede yıkanmaz ki“ diye kızacak ama ona aldırmayacağım.

Ve sevgili okuyucularım şaka bir yana gerçekten zorlu  ama gerekli çalışmaların sonlarına geliyoruz gibi. Keşke bizim sokaklarda da elektrik yerin altına girseydi ve tekrardan ilerde yıkmak zorunda kalmasalardı. Ve bu işçilere kesinlikle maske takmak zorunluluğu getirilsin.

Ve dün çamur vardı bugün kaymak gibi asfalt olacak, eh sabreden derviş muradına erimiş diyeceğim. Ve gerçekten teşekkürler emeği geçen herkese. Şimdi sağlık ve sevgiyle kalalım  diyeceğim sevgili okuyucularım hep birlikte ayrımsız gayrımsız… Yase

Şubat Güneşi

Ahmet’lerin Evi

“Hayır aldım cebimdeydi, sanırım taşların üzerinden kalkarken düşürdüm. Dalgalar ayaklarıma kadar gelince telaş yaptım hızla kalktım muhakkak o zaman düşürmüş olacağım şimdi ne yapacağız?” sesi titriyordu. “Sen üşüyorsun değil mi?” “Evet hem de çok bu kapıda neden açılmıyor şimdi” diye ağlamaya başladı Zeynep.  “Ne ağlıyor musun? Yapma Allah aşkına ne var bunda ağlayacak.” “Çok üşüyorum.”

“Haklısın bende çok üşüyorum ama ağlamıyorum hadi hemen bize gidelim istersen, ya da seni bırakmamı istediğin bir yer varsa oraya? Çünkü bu havada çilingir bulamayız zaten gelene kadarda   ikimizde zatüre oluruz.”

“Gidebileceğim bir yer yok bu durumda Ama size  nasıl  gidebilirim ki seni tanımıyorum bile.” “Of tanıştık ya  amma unutkansın? Şaka bir yana korkma evde annem var seni ısırmama izin vermez.”

Bu söz üzerine Zeynep güldü. Ve o an bir şimşek çaktı ardından gök gümbürdedi. “Korkuyor musun?” “Yok korkmam ben” dedi Zeynep ama dişleri birbirine çarpıyordu. “Titriyorsun ama” “Tabi soğuktan donuyorum” diye sesini yükselti kız. “Hadi, hadi o zaman hemen eve gidelim.”

Bu “eve gidelim” sözü  Zeynep’in içini ısıttı aniden hemen dönüp İkisi el ele  tutuşarak  nerdeyse koştura, koştura merdivenlerden indiler. Yağmur bütün hızı ile yağmaya devam ediyordu. Yine ıslanarak  Arabaya girip   Yine ıslak koltuklara oturdular.

Zeynep başında kalın havlu üzerinde ona büyük gelen bir eşofman ayaklarını altına almış  oturuyordu. Üzerine kalın yumuşak bir battaniye örtmüştü Ahmet’in annesi. Yanı başındaki sehpada ada çayı bardağı ve büyükçe bir çerez tabağı duruyordu. İçinde kuru üzüm, badem, ceviz ve kuru incir olan ayrı bir kasede ise renkli lokumlar ve bademler.

Zeynep kendini rahat ve sıcak algılıyordu. Nihayet ısınmıştı. Ahmetlerin evi altıncı kattaydı ve onlarda elektrikler kesik değildi bu yüzden asansörü kullanabilmişlerdi ve evin  her tarafı sımsıcaktı. Zeynep ile Ahmet  üstlerinde ağırlaşmış buz kesmiş giysileri ile asansöre binince ancak Zeynep Ahmet’e bakabilme fırsatı bulmuştu. “baya yakışıklı” diye geçirmişti içinden hem de çok iyi kalpli…

“Ne gülümsüyorsun?” “Hiç yasak mı gülümsemek?” “Hayır, kesinlikle, hatta sana  çok yakışıyor. Ama bana bakıp gülümsedin neden?” “Hiç, belki inanmayacaksın ilk olarak görüyorum seni.” “Farkındayım küçük hanım ama sorumun yanıtı bu değil. Kaytarma.” “Tamam, çok yakışıklısın işte onu düşünüyordum.” “Ne demem lazım şimdi?” “Bir şey demene gerek yok ki.” “Sen beni yeni fark ediyorsun ama ben seni ilk otobüse girdiğin andan beri tanıyorum. O genç adamla nasıl sarılıp nasıl vedalaştığınızı da gördüm. Yol boyu ağladığını da, belki bir gün anlatırsın nedenini.” “Hadi ya? O kuzenim yani kardeşim, arkadaşım sayılır.” İkinci soruyu duymadan gelmişti. “Ne güzel.” “Evet çok güzel.”

Tam bir şey daha söyleyecekken asansör katta durdu. Ahmet kapıyı tıkladı sadece. Kapı hemen ardına dek açıldı bol ışık ve nefis bir sıcaklık dışarı taştı. Ahmet’in annesi kapının önünde duruyordu. Genç ve çok güzel bir kadın ama anne evet anne kelimenin gerçek anlamı ile. Bu gözlerinden vücut dilinden anlaşılıyordu. Zeynep’in kaybettiği ve bir daha dizine başını dayamayacağı annesi gibi bir anne… İçi allak bullak olmuştu. Elinden gelse koşarak oradan uzaklaşacaktı. Ama çaresizce elleri iki yanına sarkmış perişan bir vaziyette kapının önünde  suç işlemiş çocuklar gibi kalakalmıştı… Arkası Yarın

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here