Sözcükler Silah Oldu

0
56

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Birbirimize ne zaman bu kadar tahammülsüz olmaya başladık bilmiyorum. O kadar tahammülsüz olduk ki sanki üzerimizde patlamaya hazır bir bomba taşıyoruz. Bir tek sözcükle  “bum” hiç düşünmüyoruz, önünü arkasını ağzımızdan çıkan sözün ve davranışın! Üstelik gerçekten kaba saba olduk! Korkuyorum yakında alışacağız buna ve bir yaşam şekline çevireceğiz. Kaba saba tahammülsüz; of korkunç bir şey!

Oysa her zaman söylerim bir tek saniye bile yeter, konuşmadan düşünmek ve eyleme geçmek için. Bir tek saniye bir nefes alıp verme mesafesi bir göz kırpma arası. Ama düşünmek gerçekten başka bir lüks gibi! Ve bir sözün tek bir sözün bile yaratacağı tahribattan ne kadar habersizmişiz! Öfkeyle sarf edilen sözcüklerin, zamanla birikip içimizde yanar dağlar oluşturduğunu anlamamız ne kadar uzun sürmüş! Yazık. Patlamaya başlayınca kızgın lavların arasında kalınca ancak anladık ama  artık çok geç kalmıştık. Ne zaman başladık biz bu dağları oluşturmaya? Ve bu kadar tahammülsüz bu kadar kaba saba olmaya?

Ayrılıklar kaçınılmaz olur artık en iyi ihtimalle. Oysa ayrılmakta lüks oldu. Öldürmek daha kolay geliyor! Ayrılacağına öldür gitsin. Vahşileştikte aynı zamanda çünkü… Çocuklarımızı evde ölüme bırakırız. Kadınlarımızı öldürürüz, küçük anneleri, bebekleri ile birlikte boğarız! Ve biz sözleri silah yaptık ucu sivri direk yüreğe isabet. Ve sevgili okuyucularım sağlık ve sevgiyle kalalım hep birlikte her şeye rağmen. Yase

& & & & &

Felsefi Öykü

Yıllar önce Amerika’da yaşlı bir kayıkçı Mississippi Nehri’nin bir yakasından ötekine yolcu taşıyarak geçimini sağlıyordu. Yaşlı kayıkçı kayığındaki küreklerden birinin üstüne inanç, diğerine ise çalışmak yazmıştı. Bunların ne anlama geldiğini soranlara, kayıkçı şöyle yanıt veriyordu. Nehri karşıdan karşıya geçmek için her iki küreğe de ihtiyaç vardır. Çalışmaksızın inanç veya inançsız çalışmak sizi bir dairede döndürür, durur. Yaşam yoluna da tek kürekle çıkmak nehri tek kürekle geçmekten farksızdır. Yerimizde döner durur, hiçbir yere gidemeyiz.

& & & & &

Bir Motivasyon Öyküsü

Charles Schwab’in istediği kadar verim alamadığı bir fabrikası vardı. Bir gün ustabaşı ile konuşuyordu: “Senin gibi becerikli birisi nasıl oluyor da fabrikadan istediği kadar verim alamaz?” “-Bilmiyorum. Bütün isçileri çok çalıştırdım. Birçoğunu işten atmakla tehdit ettim. Ama başarılı olamadım.”

Schwab yakınında duran bir isçiye sordu:  “Bugün kaç kazan çelik erittiniz?” “-Altı.” Schwab bir tebeşir parçası alarak yere büyük bir 6 yazdı. Çıkıp gitti. Gece isçileri geldiği zaman bu altı rakamının ne olduğunu sordular. Gündüz isçileri de: “-Patron bugün burada, Bize kaç kazan çelik erittiğimizi sordu altı cevabını verdik, buraya altı yazdı ve gitti.”

Ertesi gün Schwap fabrikayı yine dolaştı. Altı rakamı silinmiş ve yerine yedi yazılmıştı. Gündüz isçileri gelince yediyi gördüler. Demek gece çalışanlar kendilerinden daha iyi iş yaptıklarını zannediyorlardı? Kendilerini gece isçilerinden üstün göstermek için büyük bir gayretle çalıştılar ve yere 10 yazdılar. Çok geçmeden fabrikanın verimi o civardaki bütün fabrikaları geçti. Nasıl mı? Schawb bunu şöyle açıklıyor: “İş yaptırmak için rekabet hissini uyandırmak gerekir. Amaç herkesi mücadele etmeye sevk etmek değildir. Onları birbirine üstün gelmeye teşvik etmektir. Üstün gelme hissi insanların ruhunu coşturur. Hayatta başarılı olan her insanın en sevdiği şey; başaracağı iştir. Çünkü bu başarıda kendisini ifade eder ve bu sayede değerini, üstünlüğünü gösterir. İşte bu yüzden, bir oturuşta bir kilo dondurma yemek, elli bardak su içme gibi manasız yarışmalar buradan gelir. Üstün gelmek, değerini göstermek, insanların en önemli isteğidir. O halde insanları kendi özelliklerini ortaya çıkarmaları için cesaretlendiriniz.” (Kaynak: Network 21 Liderlik Kitapları)

& & & & &

Çoban Çocuğu

Bir zamanlar her soruya insanı şaşırtacak cevaplar veren akıllı bir çoban çocuğu varmış. Şöhreti etrafa öyle yayılmış ki, kral da merak edip çocuğu saraya davet etmiş: “Sana üç soru soracağım.” demiş. “Birinci sorum şu: Dünyadaki bütün denizlerde kaç damla su vardır?” “Haşmetli kralım… Yeryüzündeki bütün ırmakların akışını durdurun bir süre… Ben sayarken yanlış olmasın. Sonra ben size denizlerde kaç damla su olduğunu söyleyeceğim…” Bu akıllıca cevaba hayret eden kral ikinci soruyu sormuş: “Gökyüzünde kaç yıldız vardır?” Çoban çocuğu: “Bana büyük bir tabaka kâğıt verin.” demiş. Kâğıt getirilince, üzerine sayılamayacak kadar nokta koymuş. Sonra kâğıdı krala uzatarak: “Bu kâğıdın üzerinde ne kadar nokta varsa gökyüzünde de o kadar yıldız vardır” demiş. Kral son soruyu sormuş: “Sonsuzluk nedir?” “Bizim köyde bir dağ vardır. Yüksekliği, genişliği, uzunluğu tam bir saat çeker. Oraya yüzyılda bir kuş gelir ve gagasını bir kayaya sürter. Bütün dağ yok oluncaya kadar, sonsuzluğun yalnız bir saniyesi geçmiş olur. Gerisini siz hesaplayın…”

Çocuğun zekâsına hayran kalan kral: “Sen bütün sorduklarıma bir bilgin gibi cevap verdin. Şimdiden sonra benim sarayımda oturacak ve öz oğlummuş gibi saygı göreceksin.” demiş.

& & & & &

Zihnin Efendisi

Bilge ve öğrencisi okyanus kıyısında geziyorlardı. Soğuk bir gündü ve rüzgar okyanusta kocaman dalgalar oluşturuyordu. Bir süre yürüdükten sonra bilge durdu ve öğrencisine sordu: “Bu büyük dalgalar sana neyi hatırlatıyor?” “Zihni mi hatırlatıyor” dedi öğrenci “ve durup dinlenmeden yol alan düşüncelerimi!” “Evet, fırtınalı okyanus zihnin, dalgalar da düşüncelerindir. Zihnin su gibi durudur, ne iyidir ne de kötü. Rüzgar ise dalgalara sebep olur; tıpkı arzu ve korkularının düşünceleri üretmesi gibi…” diye devam etti bilge. Öğrenci söz aldı: “Böyle bir okyanusun ortasında sallanan bir sandal içinde olmak istemezdim doğrusu.” Bilge: “Oysa sen daima oradasın. Diğer tüm insanlar da…

Ancak birçok kişi bunu fark etmez. İnsanların zihni dalgalı deniz gibidir. Düşünceler durmaksızın sallanarak sarsarlar bizi, tıpkı dalgalar gibi… Okyanusu dinginliğe kavuşturmanın yolu ise hareket etmesini önlemek değildir. Rüzgarı görmezden gelemezsin. Yapman gereken, rüzgarı durdurmaktır. Rüzgar da arzu ve korkularındır. Onların hayatını yönetmesine izin verme. Dikkatini kontrol etmeyi öğrenirsen, arzu ve korkularını da kontrol edersin, yani okyanusu darmaduman eden dalgaları durdurursun. Böylece zihninin okyanusu sakinlik ve dinginliğe kavuşur. Zihninin efendisi olduğundaysa, her şeyin efendisi olabilirsin!”

Günün Şiiri

Aşkın Yazgısını Aşa Yaza Göçtü Babam

aşkın yazgısını aşa yaza göçtü babam

kona göçe içi-dışı bir saça-döke varını yoğunu,

şarkılar söyleyerek durmagit sabahtan akşama

doruğun enginliklerine ine çıka göçtü babam

bu uyuşuk unutkan varlık orada

dönüştü bakışıyla mümtaz biri oldu bu yaşamda;

şu delikanlı (ki her daim ürkektir tavırları)

kanatları altındaysa canlanıp coşardı

tam da kara toprakla kucaklaşırken

kavuştu özbenliğine, onun nisan dokunuşu

bıraktı uyuyanları yazgılarıyla başbaşa kalmaya

çabaladı düş dünyasındakileri öz kökleriyle birleşmeye

ve biri gözyaşlarına boğulsa, derdi ne olursa

babamın parmakları dinginliği sunardı ona:

çıt çıkarmaktan korkardı ses bile boşu boşuna

çünkü dağların büyümesini seziyordu babam.

çoğaltarak denize açılan dereleri

sevincin acılarını kana süze göçtü babam;

övgüler düzerek bir alnaca, ay derlerdi adına

şarkılar söyleyerek tutkunun doğuşuna

sevinç türküsüydü onun ve sevinç öylesine içten

yüreğinin yıldızı yolunun aydınlatırdı onun

ve içten öylesine şimdi,ve şimdi öylesine keyifli

başarısızlığa yazgılı bilekleri sevindirirdi

şahane bir yazortası ne denli şahaneyse

güneşin havsalamasının alamayacağı ölçüde,

öylesine apaçık (zirvesinde tac’olurdu

öylesine kocaman) dikilirdi düşü babamın

onun eti etti kanı kandı onun:

hiçbir aç’ı;bir lokma ekmeğine muhtaç komazdı

hiçbir kötürüm bir mil bile sürünmezdi

bayırda,onun gülüşünü görmek için yalnızca

küçümseyerek keşke ile işte böyle’nin şatafatını

duyguların yazgısını süze duya göçtü babam;

kızdı mıydı haklıydı yağmurlar kadar

merhameti engindi dolu başaklar kadar

yaşamın eylülleşen kolları dağıtır

serveti kılı kırk yararak dosta düşmana

kıyaslayın o akılsızına akıllısına

hesapsız kitapsız sunmuştu bunu da

gururla ve (ekimleşen alev ile

çağrılmış) dünyadaki çukuru gitgide derinleşirken,

ölümsüz işler yapmak için alabildiğine çıplaktı

omuzları ilerledi karanlığa karşı

üzüncü gerçekti yediği nimet kadar:

hiçbir yalancı yüzüne bakamazdı;

her dostu düşman olsaydı bile güler

geçerdi ve apak bir dünya kurardı.

bizi kendimize sala yaza göçtü babam,

şarkılar söyleyerek dalından düşen her taze yaprak aşkına

(ve her çocuk anlardı ki bahar oynar gelirdi

işitilince babamın söylediği şarkılar)

kim ki paylaşmak nedir bilmez varsın insanlık harcasın,

varsın kan ve et, pislik ve çamurdan olsun,

düzenbaz düzen kurar, gözüdoymazlık miras kalır,

özgürlük bir afyondur alınır satılır

emanete ihanet eden ve zalim olanın,

korkmalı yüreği, kuşku duymalı aklı,

ayırt etmeli doğruyu eğriden,

benliğin doruğuna ermek için

parlak olan her şey donuktu sınadık biz,

acı olanların tümü dip-temel tatlı,

kurtlu kekre ve dilsiz ölümcül

hepsi mirasımız, tümü terekemiz

ve hiçbir şey o denli az değil gerçek kadar

-derim aslında nefretti insanlara can veren-

bundandır babamın kendi ruhunu yaşaması

tepeden tırnağa aşk ve herkesten de yoğun

Edward Estlin CUMMINGS-Çeviren: T. Asi BALKAR

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here