Dr. Öğretim Üyesi ‘necmi cemal’…
Bildiğiniz üzere, “çok gezer”, “teknoloji seyyahı” gibi tanımlamalarla anılır oldum. Fötr şapkam ise zaman-zaman bu yakıştırmaların bile önüne geçer hâle geldi. Bütün bunların ötesinde, benim için en önemli şey iletişimi sıcak tutmaktır.
Bu nedenle kamu ve özel sektördeki dostlarımı sık-sık arar, ilk sorumu hep aynı şekilde sorarım: “Nasıl işler?” Cevap neredeyse hiç değişmez: “İşler yoğun…”
Bir gün yine aynı soruyu sordum. Bu kez aldığım cevap beni durup düşünmeye sevk etti: “Aylık üretimimizin binde birinin altındaki bir hatayı konuşmak için sekiz kişi bir araya geldik. Dört saat tartıştık. Yoğunluğumuz bu.”
O an durdum… Sekiz kişi… Dört saat… Ve binde birin bile altındaki bir hata… İlk bakışta bu tablo titizlik gibi görünebilir. Oysa biraz yakından bakınca, üretmekten çok konuşan; çözmekten çok tartışan bir çalışma düzeninin izleri görülüyor. Bugün “yoğunluk”, çoğu zaman üretimin değil, alışkanlıkların adı hâline gelmiş durumda. Toplantılar çoğalıyor, e-postalar artıyor, mesajlar birbirini takip ediyor.
Herkes meşgul… Ama aynı ölçüde sonuç üretebiliyor muyuz? Ne kadar çok toplantı yaparsak o kadar önemli olduğumuzu sanıyoruz. Oysa çoğu zaman kaybettiğimiz şey zaman değil; odaklanma, öncelik ve dikkatin kendisi oluyor.
Asıl mesele şu soruda düğümleniyor: Gerçekten yoğun muyuz, yoksa sadece birbirimizin zamanına mı çarpıyoruz? Çünkü bazen sorun işlerin çokluğu değildir. Sorun; önceliklerin kaybolması, enerjinin dağılması ve basit meselelerin gereğinden fazla büyütülmesidir.
Üreten kurumları büyüten şey, meşguliyet değil; doğru önceliklerdir. Ve belki de bütün meselenin özeti tek cümledir: Yoğunluk, çoğu zaman işin çokluğu değil; önceliklerin kayboluşudur.







