Günaydın sevgili okuyucularım, nasılsınız bu sabah? Havalar sıcak eh yaz geldi. “Hoş geldi mi?” demeliyim? Tabi ki öyle diyeceğim. Her gelene “hoş geldin” her gidene “güle-güle” dediğim gibi. Ancak yaz bendenizin mevsimi değil. Benim mevsim sonbahar ve kış. Bir daha dünyaya gelsem soğuk ülkelerden birinde doğmak isterdim doğrusu. Ancak insan doğarken ne ailesini ne de doğduğu şehri seçemiyor. Ve bu günlerde nedense sürekli sorguluyorum. Bir insan nasıl olurda bir şehirde doğar büyür ömrünün her anını nerdeyse orada geçirir ama ne havasına, ne suyuna bir türlü alışamaz? Bir ailede doğar ömrünü orada geçirir ancak her an “ben uzaydan mı indim” diye sorgulamaya devam eder, bir türlü kendini oraya ait hissedemez. Arkadaşları ile sokağa çıkar, yemeğe gider ama yine de yabancılık çeker?
“Küçük yabancı” adlı öykümden. Çoktan yazıp bir kenarda bıraktığım. Geçenlerde arkadaşımla oturmuş alnımdaki terleri silerek, kahvemizi yudumlarken. Nedense aynı konuya geldik, ikimizin de bazı sorunlarımız benzeşiyordu. Ve çok tuhaf bir şekilde aynı ağızdan “insan ailesini seçemediği gibi yaşadığı şehri de seçemiyor” dedik. Ve aklıma hemen “küçük yabancı” adlı öyküm geldi.
Ailemizden şikayetimiz mi vardı? Yok! Hatta çok seviyoruz! Şehrimizden şikayetimiz mi vardı? Bendeniz yaşadığım şehri ikinci anne gibi hissederim her zaman uzaklardan gelince anneme kavuşmuş gibi olurum ancak şimdilerde şikayetim var. Ama arkadaşımın yok. O deprem sonrası yapılan her şeyi beğenmeye devam ediyor. Ama bendeniz sadelerin sadesi. Yapılanların hepsine güzel demediğim gibi bir çoğunu gerçekten gereksiz ve abartılı buluyorum. Nerde okula giderken balıkçıların ağlarını onardığı, pırıl pırıl parlayan sarı kumasalımız? Tertemiz sakin sahil yolumuz? Tabi ki her şey olduğu gibi kalmaz bu doğaya aykırı bir şey ancak depremden sonraki değişim? Değişimden öte yabancılık, kalabalık ve her şey çok güzel ancak bir o kadar da göz boyayıcı ve fuzuli. Yazmayacağım dedim. Eleştirmeyeceğim ama olmuyor ki? Kardeşimle bir dolaşalım dedik sahil ne alemde basından, sosyal medyadan falan takip ediyorduk. İkimizde İstanbul’daydık çünkü. Gelir gelmez bir dolaşalım dedik. Sahil yolu güzel banklar falan iyi ancak çok dar insanlar tıkış tıkış dolaşıyor bu arada hemen hepsi yabancı. Konuşmaları, giysileri hep bas bas bağırıyordu yabancı olduklarını, asla ve katha yabancılara karşı değilim ancak kendimi doğduğum sahilin yabancısı gibi hissettirmelerine üzüldüm.
Denizin içine yapılan o balkonlar bir kaç kişi için ne kadar gereksiz ve ne kadar masraflı ya o sırca köşklerde yaşıyormuşuz gibi denizin içine doğru uzanan cam yol? Allah aşkına bu ne gösteriş bu ne fuzuli masraf? Kaldırımlarımız hala delik deşik, yollarımız keza. Sevgili belediye başkanımızın iyi niyetinden kuşkum yok her tarafı güzelleştirmek derdinde elinden geleni yapıyor. Ancak gerçekten bütün bunlara gerek var mı? O sahil yolu azıcık daha genişlesin, bisiklet ve atm yolu olsun. İnsanlar rahatça yürüsün yeterdi zaten o beton bloklar ödümün patladığı, yüreğime sıkıntılar olan, çok şükür görünmez olmuşlar işte bu ya, kara kayalar ve onları nazikçe yalayan sakin dalgalar ne kadar güzel! Hiç abartıya gerek yoktu her taraf ışıl ışıl buna da gerek yoktu bendenizce. Ve elimde olmadan güzelleşmek için müthiş makyaj yapmış makyajı ağzına burnuna dağıtmış, saç baş dağınık, rüküş mü rüküş kadına benzettim sevgili sahilimizi özür dileyerek. Başkan bir toplantıda “görecek göz” lazım demişti eleştirenlere… Valla doğru söylemiş. İşte bendenizin gözü de bunları gördü. Ne yapabiliriz doğduğumuz ev kaderimiz ise gördüğümüz gözde bizim.

Ve gelelim kütüphanemize. Bendeniz tarihte yaşamıyorum, geziyorum ve görüyorum. Ve bizim sevgili eski kütüphanemizin duvarları konuşuyordu, kitap kokusu sinmişti ta içlerine. Ve doğrusu isterdim ki o korunsun, o kokuların sindiği duvarlar onarılsın, ruhunu zedelemeden. Ancak “yık yeniden yap” her zaman daha kolay “ruhtan duvarların dilinden sana ne kardeşim?” Sen gerçekten uzaydan mı geldin diyorsunuzdur. Asla değil. Tabi ki şimdiki yeri güzel. Ne yalan söyleyeyim orası bir oldu bitti ile gökdelen olacak diye korkuyordum. Neyse ki beğensem de beğenmesem de ruhu olsa da olmasa da kütüphane ve de kafe oldu. Gençler orada toplaşıyor. İyi çok güzel ancak bendenizin kütüphanesi o değil. Ben duvarları konuşan, kitap kokusu sinmiş, kapıları, pancurları olan loş kütüphaneleri tercih ediyorum. Keşke öyle olsaydı. Bendenizde İstanbul’da Fatih ve Beyazıt kütüphanelerine giderim artık… Öğrenciyken ders çalışıp kendimi güvende algıladığım her tarafından tarih fışkıran kütüphanelere. Olgunluk ve yaşlılıkta da bendenizi kucaklayacakları kesin.
Tabi ki kendi düşüncelerimi ve isteklerimi aktardım aslında söyleyecek sözüm çok ancak yapacak bir şey yok artık eleştiri nereye kadar. Yapılanları tabi ki bazıları beğenecek bazıları yerecek bendeniz de bunu yaptım. Elinize sağlık, yüreğinize sağlık, çok rica ediyorum bundan sonraki çalışmalarda makyajdan öte alt yapı ve yollara, kaldırımlara verin hem ağırlığınızı hem de parayı… Yokluk ve yoksulluk üzerimizden akarken öyle kristal yollara falan ihtiyacımızda yok. Siz gerekenleri yapın, bizi o daha çok mutlu eder. Ve hala sokak aralarına çadırlar kuruluyor, birileri hakkın rahmetine erişince, defalarca yazdım, eski kütüphanenin yeri tam da bir taziye evi için yer ve mekan uygun. Şimdilerde otopark olarak kullanılıyor, toz ve adam boyu otların arasında oradan geçerken hapşırmaktan tıkanıyorum. Lütfen orayı zaman kaybetmeden bir taziye evine çevirin. Her yeri güzelleştirmek istiyorsunuz ya bu çağ dışı çadır işini de artık ortadan kaldıracak bir şeyler yapınız.
Ve sevgili Mithatpaşa İlkokulu yine kırık dökük, sizden gelecek yardımı bekliyor. Nasıl İskenderun Lisesini tamir ediyorsanız aslına uygun olarak artık şu bizim tarihi okulumuza da el atın… Sahil zaten olduğundan çok zamanınızı ve paranızı aldı.
Dilim sivri derlerdi inanmazdım halla inanmıyorum. Hiç bir zaman kimseyi üzmek istemem ama gördüğümüzde söylerim. Bir gözümden diğerini gözetmem bunu da söylemek zorundayım. Bu şehir için parmağını oynatan herkese teşekkürler ama lütfen makyajı kaçırmayalım.
Ve sevgili okuyucularım, şimdilik sağlık ve sevgiyle kalalım her zaman, hep birlikte ayrımsız ve de gayrımsız. Yase
Günün Şiiri
Bir Günün Sonunda Arzu
Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu nümayan,
Güller gibi… sonsuz, iri güller
Güller ki kamıştan daha nalan;
Gün doğdu yazık arkalarında!
Altın kulelerden yine kuşlar
Tekrarını ömrün eder ilân.
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
Alemlerimizden sefer eyler?
Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam;
Üstümde sema kavs-i mutalsam!
Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!
Ahmet HAŞİM
O Belde
Denizlerden
Esen bu ince havâ saçlarınla eğlensin.
Bilsen
Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-i şâma bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!
Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ,
Ne de âlâm-i fikre bir mersâ
Olan bu mâi deniz,
Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.
Sana yalnız bir ince tâze kadın
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer,
Bu sefîl iştihâ, bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende bir ma’nâ,
Ne bu akşamda bir gam-i nermîn
Ne de durgun denizde bir muğber
Lerze-î istitâr ü istiğnâ.
Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşamki lerzesiz, sessiz
Topluyor bû-yi rûhunu gûyâ,
Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûmuz…
O belde?
Durur menâtık-ı dûşîze-yi tahayyülde;
Mâi bir akşam
Eder üstünde dâimâ ârâm;
Eteklerinde deniz
Döker ervâha bir sükûn-ı menâm.
Kadınlar orda güzel, ince, sâf, leylîdir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var
Hepsi hemşiredir veyâhud yâr;
Dilde tenvîm-i ıstırâbı bilir
Dudaklarındaki giryende bûseler, yâhud,
O gözlerindeki nîlî sükût-ı istifhâm
Onların ruhu, şâm-ı muğberden
Mütekâsif menekşelerdir ki
Mütemâdî sükûn u samtı arar;
Şu’le-î bî-ziyâ-yı hüzn-i kamer
Mültecî sanki sâde ellerine
O kadar nâ-tüvân ki, âh, onlar,
Onların hüzn-i lâl ü müştereki,
Sonra dalgın mesâ, o hasta deniz
Hepsi benzer o yerde birbirine…
O belde
Hangi bir kıt’a-yı muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dûr ile mahdûd?
Bir yalan yer midir veya mevcûd
Fakat bulunmayacak bir melâz-i hulyâ mı?
Bilmem… Yalnız
Bildiğim, sen ve ben ve mâi deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehzîz
Bende evtâr-ı hüzn ü ilhâmı.
Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre, müebbed bu yerde mahkûmuz…
Ahmet HAŞİM
Günün Sözü
Hayatta en büyük zafer hiçbir zaman düşmemekte değil, her düştüğünde ayağa kalkmakta yatar.
Nelson Mandela




