Üşüyünce Anılarına Sarıl Onlar Seni Isıtır

0
73

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Kaç gündür pekte alışık olmadığımız bir soğuk var İskenderun’da. Yarıkkaya fırtınası nerdeyse çocukluğumuzdaki gibi güçlüydü. Gönlünce intikam alırcasına esti “Siz Yarıkkaya’mın özeliğini bozdunuz ancak rüzgâr olarak fırtına olarak ben yine varım ve her zaman olacağım” demek ister gibi.  Tabi yurt genelinde de havalar gerçek kış. Ama onlar ne de olsa bizden daha alışıklar soğuğa, kara, ayaza değil mi? Yani biz, Akdeniz ikliminin tembel ve gevşek soğuğu ile hiç nazlanmayan güneşi ve yarıkkaya fırtınası ile. Ki oda çoktan düne dek unutmuş gibiydi bizi. Dünya’nın kışını, sonbaharı gibi yaşayanlar olarak şimdiki  hava ile üşüyoruz!

Sokaklar burunları soğuktan kızarmış hatta gözleri yaşarmış koşuşturan insanlarla dolu. Amanos dağlarının tepesinden esen kar, kokulu tertemiz rüzgar. Deyim yerindeyse kesiyor açıkta kalan her yeri. Tabi en çok burnumuzun ucunu ve kulakları eğer açıkta ise. Valla kulak kepçeleri donuyor resmen. Hatta minik, minik yaralar oluşuyor soğuk alerjisinden. Aptal  ıslatan türünden yağış var belli belirsiz aslında buz serpiştiriyor gibi. Her zamanki gibi yürüyüşümü yapıyorum. Deniz kenarında yürüyüş yapmak azıcık zorlaştı iyice kapanırsanız terliyorsunuz, azıcık açılırsanız üşüyorsunuz ve soğuktan dizleriniz kesiliyor.

Abartı değil valla. Ama yine de  -görmemişin soğuğu olmuş anlat, anlat bitirmiyor durumları gibi!- soğukta evde sıcak sıcak öylece oturanlardan olmadığımdan. Ve aslında çok özlediğim halde şöyle harıl, harıl yanan bir odun sobası ve soba karşısında tünemek, sıcak ıhlamur yudumlamak. Yeni bir kitaba başlamak bir türlü olmuyor. Sanki bir düşten bahsediyorum, evet aslında düş gibi artık. Çocukluğumuzun en güzel hatıraları şimdi düş oldu. Kalorifer, elektrik sobası ya da klima hiçbir zaman o harıl harıl yanan sobaların yerini tutmuyor. Ev sımsıcak olsa da  hep üşüyoruz!

Dün gece arkadaşımla kestanelerimizi ve kuru pastamızı alıp sobası harıl, harıl yanan bir arkadaşımıza gittik. Ev sıcaktı, soba neşeliydi kestanelerde nefis kokuyordu. Çay geldi tarçınlı, karanfilli. Kuru pastalar, kuru yemişler dizildi masaya  dizi, dizi… Sobanın kenarına halka olduk. Tamda özlediğimiz gibi. Ancak orada değildik hiçbirimiz! Hepimiz iki sözün arasında kayıp gidiyorduk bizi esir alan düşüncelerin peşinden. Saat ilerliyordu.  Çaylar ikiletiyor ama tarçınlı karanfilli Çay’ın tadı gelmiyor, lezzet dağılmıyordu ne dilimize ne de içimize. Sadece içmek için içiyorduk,  yemiş olmak için yiyorduk ve aslında bir özlemimizi gerçekleştirmek için çalışıyorduk. Ama sevgili okuyucularım inanın özlemimizi gerçekleştireceğiz diye özlediğimiz her şey bize işkence oldu…

yase-isinmak

Özleneni bırakacaksınız yerinde, zamanında, anında kalsın… Özlediğinde kapağını açarız anı hazinemizin dalarız en sevdiğimiz anın yüreğine. Kara gömülmüş, donmak üzere olsak bile sıcak bir anı zamanından çalınmamış bizi kucaklar sımsıcak ısıtır ve ne karın soğuğu ne de içinde yaşadığımız vahşet zamanı bize varmaz!

Ve sevgili okuyucularım sağlıkla, sevgiyle, birlik ve beraberlikle kalalım her zaman, ayrımsız gayrımsız, soğuktan korkmadan… Yase

& & & & &

Üç Suâl ve Bir Cevap

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye felsefecilerden bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî’ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrîzî; “Sorun!” buyurdu. İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı. Sormaya başladı: “Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım.”

Şems-i Tebrîzî hazretleri; “Öbür sorunu da sor!” buyurdu.

O; “Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi?” dedi. Şems-i Tebrîzî; “Peki öbürünü de sor!” buyurdu.

O; “Âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!” dedi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu.

Ve; “Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu.” dedi. Şems-i Tebrîzî; “Ben de sâdece cevap verdim.” buyurdu. Kâdı bu işin açıklamasını istedi. Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı: “Efendim, bana Allahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim.”

O kimse şaşırarak; “Ağrıyor ama gösteremem.” dedi. Şems-i Tebrîzî; “İşte Allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez. Yine bana, şeytana ateşle nasıl azâb edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Yine bana; Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz.” dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?” buyurdu.

Günün Şiiri

Dostluk

Dostlar ırmak gibidir

Kiminin suyu az, kiminin çok

Kiminde elleriniz ıslanır yalnızca

Kiminde ruhunuz yıkanır boydan boya

İnsanlar vardır; üstü nilüferlerle kaplı,

Bulanık bir göl gibi…

Ne kadar uğraşsanız görünmez dibi.

Uzaktan görünüşü çekici, aldatıcı

İçine daldığınızda ne kadar yanıltıcı….

Ne zaman ne geleceğini bilemezsiniz;

Sokulmaktan korkarsınız, güvenemezsiniz!

İnsanlar vardır; derin bir okyanus…

İlk anda ürkütür, korkutur sizi.

Derinliklerinde saklıdır gizi,

Daldıkça anlarsınız, daldıkça tanırsınız;

Yanında kendinizi içi boş sanırsınız.

İnsanlar vardır, coşkun bir akarsu…

Yaklaşmaya gelmez, alır sürükler.

Tutunacak yer göstermez beyaz köpükler!

Ne zaman nerede bırakacağı belli olmaz;

Bu tip insanla bir ömür dolmaz.

İnsanlar vardır; sakin akan bir dere…

İnsanı rahatlatır, huzur verir gönüllere.

Yanında olmak başlı başına bir mutluluk.

Sesinde, görüntüsünde tatlı bir durgunluk.

İnsanlar vardır; çeşit çeşit, tip tip.

Her biri başka bir karaktere sahip.

Görmeli, incelemeli, doğruyu bulmalı.

Her şeyden önemlisi insan, insan olmalı…

İnsanlar vardır; berrak, pırıl pırıl bir deniz.

Boşa gitmez ne kadar güvenseniz.

Dibini görürsünüz her şey meydanda.

Korkmadan dalarsınız, sizi sarar bir anda.

İçi dışı birdir çekinme ondan.

Her sözü içtendir, her davranışı candan…

Can YÜCEL 

Anayasası İnsanın

Kan yasası bu insanın:

Üzümden şarap yapacaksın

Çakmak taşından ateş

Ve öpücüklerden insan!

Can yasası bu insanın:

Savaşlara yoksulluklara

Ve binbir belaya karşın

İlle de yaşayacaksın!

Us yasası bu insanın:

Suyu şavka döndürüp

Düşü gerçeğe çevirip

Düşmanı dost kılacaksın!

Anayasası bu insanın

Emekleyen çocuktan

Uzayda koşana dek

Yürürlükte her zaman

Can YÜCEL

Günün Fıkrası

Anadan doğma kör iki kafadar aynı tabaktan sarma yiyorlar. Birisi “Sarmaları çift çift yeme” diyor. Diğeri sordu “Çift çift yediğimi nereden gördün” diğeri  cevap verdi: “Ben öyle yapıyorum”

Günün Sözü

Sabrı olmayanlar ne kadar fakirdirler.

Shakespeare

İyi veya kötü insan diye bir şey yoktur. İnsanlar iyi veya kötü olmayı düşünceleriyle belirlerler.

William Shakespeare

Filozoflar dünyayı yalnızca yorumlamışlardır oysa sorun onu değiştirmektir.

Karl Marks

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here