Umut Umutsuzluktan Doğar…

0
22

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? YSK gerekçeli kararı açıkladı 250 sayfa. 250 sayfanın bir tek satırında bile “Hırsızlık” diye söz geçmemiş? Hatta seçimin iptalini gerektirecek herhangi bir şey bile. Ama büyüklerimiz ne demişti? “Açık ve net hırsızlık yapıldı!” Sayın Yıldırım karar sonrası bile yine “hırsızlık var” diyor. Valla kendilerini buna nasıl inandırmışlarsa artık bilemeyeceğim? Vicdanlarına hiç sormuşlar mı acaba bu kutsal Ramazan ayında sanırım o doğru yanıt verebilir?

Bizler zaten bu sonucun çıkacağını ancak yine bir şeyleri değiştirmeyeceğini biliyorduk. Herkes kendi düşüncesini çok seviyor çünkü. Öz eleştiri yok, -acaba- diye bir şey yok, ben doğruyum var sadece, ne olursa olsun tek doğru benim ve benim dediğim dediktir.

Bunca seçmen mağdur olmuş, ekonomi batmış, işsizlik had safhada ki insanlar çaresizlikten kendini yakmaya, köprüden atlamaya kadar vardırmış işi. Kime ne dert? Ne yazık ki elimiz kolumuz bağlı derin bir çaresizlik ve inançsızlık içindeyiz hakka, hukuka ve güzele dair ne varsa.

Düşünün seçimin iptali için bir gerekçe yok ama hırsızlık var deniyor. Kutsal bir ayın içindeyiz etrafımız rahmetle sarılmış olmasına rağmen bizler bu rahmeti elimizin tersi ile itmeye çalışıyoruz. Hem orucuz hem de ağzımızda kesinliğinden emin olmadığımız bir söz belki aslında inanmadığımız? Ve buna inananlar… Nasıl umutlu olalım ki? Ancak yinede derler ya “her işte bir hayır var”. İşte bu işin hayrı yeni bir kahraman yaratması ve onu gün be gün kendi sözleri ve hareketleri ile büyütmesi. Sayın Ekrem İmamoğlu’nu bu gün ülkede tanımayan yok artık. İsteseydi bile kendi reklamını bu kadar yapamazdı. Bugün yalnız dolaşmaya bile çıksa o yürüyüş mitinge dönüşüyor, bu çok az görülmüş hatta görülmemiş bir şey. Valla teşekkür etmek lazım… Bize umutsuzluktan nasıl umut doğar onu gösterdiler. “Her şey güzel olacak” dedik onlar her şey daha güzel olacak dediler… Valla doğru, her geçen gün biraz daha güzel oluyor yine onların sayesinde. Ne diyelim yani teşekkür etmemek olmaz ki…

Ve sevgili okuyucularım gelelim sevgili İskenderun’a… Angus kokusu bu sıcak ve tozlu havalarda İskenderun’un kaderi değil. Yüzlerce kez yazdık, çizdik, yazmaya devam edeceğiz. Denizlerimiz, havamız, toprağımız kirliliğin üzerinde zehir saçmaya başladı. Şimdilerde oralarda değilim ama kışın her taraf kapalıyken bile en ücra köşeye bile doluşan o iğrenç kokudan hasta oluyorduk ya şimdi her taraf açık ve koku bir bulut gibi çökmüş şehrin üzerine. Bu kabul edilemez bir şey. Bu konuda bir şeyler acilen yapılmalı artık. Güneyin incisini kimsenin bu kadar horlamaya hakkı yok.

Ve sevgili okuyucularım havalar iyice ısındı ve orucuz ya. Sağlığımıza biraz daha özen göstermemiz gerekiyor diye düşünüyorum ve sadece düşünüyorum. Bu konuda düşünmekten başka bir yararım yok kendime. Ama sizin belki kendinize yardımınız dokunabilir. Hafif sulu ve dengeli beslenme ve güneşte sokakta olmak gibi. Ve iftar sonrası yürüyüş gibi… Peki bendeniz yapıyor muyum? Düşünüyorum ama çoğu zaman güneşle imtihandayım gibi ve hapşı-tıkşılarla hırıl-hırıl ciğerlerle dolaşıyorum. Her şey güzel olacak diye bağıra bağıra.

Ve sevgili okuyucularım her şey güzel olacak diye umut ediyoruz ve umudumuz bizi diri tutmaya yarıyor… Şimdilik sağlıkla, sevgiyle kalalım, ayrımsız, gayrımsız, malum insanların dışında tabi. Yase

& & & & &

Zenginlik ve Fakirlik Hikayesi

Seyyahın yolu uzak bir diyarda şirin bir köye düşer. Köylülere, tanrı misafirini ağırlayacak biri var mı diye sorar. Köylüler, seyyaha ancak çiftlik sahibi Süleyman diye birinin yardımcı olacağını ve oraya gitmesini söylerler. Seyyah yoldayken birkaç köylüyle daha sohbet eder. Köylülerden Süleyman’ın, o yörenin en zenginlerinden biri olduğunu birde Hasan isimli bir başka çiftlik sahibi olduğunu öğrenir.

Seyyah, Süleyman’ın çiftliğine ulaşır. Köylülerin dedikleri gibi Süleyman misafirini çok iyi karşılar. Seyyah çiftlikte yer, içer ve dinlenir. Süleyman’a ve ailesine kendisini çok iyi ağırladıkları için teşekkür eder ve tekrar yola çıkmadan önce der ki: “Böyle nimetlerle ödüllendirildiğin ve zengin olduğun için hep şükretmelisin.”

Süleyman da seyyaha der ki: “Zenginlik dediğin nedir ki, hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen gerçek, göründüğü gibi değildir. Bu da geçer…”

Seyyah, Süleyman’ın yanıtını uzun uzun düşünür… Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, seyyahın yolu yine aynı köye düşer. Süleyman’ı yine ziyaret ederim, beni güzelce ağırlar diye düşünür. Köylülerle konuşurken Süleyman’ın fakirleştiğini Hasan’ın yanında çalışmaya başladığını öğrenir.

Seyyah, Süleyman’ı merak eder ve Hasan’ın çiftliğine gider. Süleyman’ı eski püskü elbiseli, birazda yaşlanmış halde bulur. Nasıl oldu da hizmetkar olduğunu sorar. Süleyman çiftliğinin bir sel felaketinde yıkıldığını, tüm hayvanlarının telef olduğunu, topraklarının da işlenemez hale geldiğini, tek çare olarak selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Hasanın yanında çalışmak zorunda kaldığını anlatır. Seyyah, Süleyman’ in haline üzülür.

Süleyman, yine de seyyahı bir yere bırakmaz, son derece mütevazi olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır.

Seyyah, vedalaşırken, Süleyman’a olup bitenlerden ne kadar çok üzgün olduğunu söyler ve Süleyman’dan su yanıtı alır: “Üzülme… Unutma, bu da geçer…”

Uzun yıllar geçtikten sonra, seyyahın yolu yine aynı bölgeye düşer. Eski dostunu ziyaret eder. Bir süre önce ölen Hasan, ailesi olmadığından, bütün varını yoğunu, en sadık hizmetkarı ve eski dostu Süleyman’a bırakmıştır. Süleyman, Hasan’ın konağında oturmaktadır. Büyük arazileri ve binlerce sığırı ile yine o yörenin en zengin insanı olmuştur. Seyyah, eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar çok sevindiğini dile getirdiğinde yine aynı yanıtı alır: “Bu da geçer…”

Birkaç yıl sonra Seyyah yine Süleyman’ı arar. Ona bir tepe gösterirler. Tepede Süleyman’ın mezarı vardır ve mezar taşında şöyle yazmaktadır: “Bu da geçer…”

Seyyah, üzgün bir şekilde, “Allah Allah, ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider.

Ertesi yıl, Seyyah, Süleyman’ın mezarını ziyaret etmek için geri döner ama ortalıkta mezar falan kalmamıştır. Büyük bir sel gelmiş, bütün tepeyi silmiş süpürmüş ve Süleyman’ın mezarından geriye hiç eser kalmamıştır.

O yıllarda, ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Bu öyle bir yüzük olacaktır ki, sultan mutsuz olduğunda umudunu tazeleyecek, mutlu olduğunda da, mutluluğun rehavetine kendini kaptırmasını önleyecektir.

Hiç kimse, sultanın istediği gibi bir yüzük yapamaz. Sultanın kuyumcusu seyyahın eski bir dostudur, ondan yardım ister. Seyyah, nasıl bir yüzük yapacağını dostuna söyler.

Kuyumcu yüzüğü hazırlar ve yüzük sultana sunulur. Son derece sade bir yüzüktür bu, Sultan yüzüğü inceler ve gözü üzerindeki yazıya takılır. Üzerinde biraz düşünür ve yüzü aydınlanır. Tam da istediği gibi bir yüzük olduğu için mutlu olur.

Yüzüğün üzerinde ne mi yazıyordur? “Bu da geçer…”

Günün Şiiri

Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir şey Var

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi

Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten

Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

 

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne

Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa

Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır

Kopmaz kökler salmaktır oraya

 

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını

Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin

Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara

Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

 

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine

Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

 

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın

Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

 

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar

Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın

Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu

Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

 

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle

Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı

Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına

Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

 

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına

Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır

Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Ataol BEHRAMOĞLU

ÖPÜŞ TADINDA

Tek bir şiir yazmalıyım

Uyağı rüzgâr olan

Yağmura bürünmüş soluğu

Bir gün

Tek bir gün kalmalı

Benden kalacaksa geriye

Bir öpüş tadı dudağımda

Ve bir öpüş tadında

Olmalı o şiir de

Ahmet UYSAL

Günün Sözü

Her rüzgârla otlar gibi sallanırsan, dağlar kadar olsan da bir ota değmezsin.
Mevlana

Ey Gönül! Sen sen ol, kimsenin gönlünü yıkma. Dikenin ucuna çık da, edep çizgisinden çıkma!

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here