Umut Bitmez, Bitemez, Bitmemeli…

0
91

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Seçimlere az kala siyasi partilerde çalışmalar  hızlandı. Yeni aday adayları  açıklanmaya devam ediyor. Örneğin İşçi Partisinden Sayın Erkin İslam Cumartesi günü resmen aday adaylığını açıkladı İskenderun’dan. İstanbul’dan da Sırrı Süreyya Sakık aday adaylığını açıkladı, kapıları ardına dek açık tutarak. Herkes kendine göre bir yol seçmiş koşturuyor. Vaatler ve paralar havada uçuşuyor. Artık adaylar kesinleşse de bunca aday adayı paralarını enerjilerini ve zamanlarını daha başka şeylere yöneltseler diye sanki bana dertmiş gibi düşünüyorum. Oysa para onların, zaman onların ne yapmak isterlerse yapsınlar canım diyeceğim ama diyorum ve demiyorum. (Yine benim problemim.)

Ve geçtiğimiz cumartesi günü aylarca üzerinde düşünülen büyük buluşma gerçekleşti Diyarbakır’da. Aslında neden Ankara’da değildi  onu da bilmiyorum. Görüntüler güzeldi birlik ve beraberlik mesajları atıldı dosta düşmana. Bir sürü açılışlar yapıldı yan yana, barış türküleri söylendi gözyaşları aktı falan. Kuşkusuz çok güzel görüntülerdi. Dostluk ve barış her zaman her koşulda güzeldir. Ve onları istemeyecek tek bir canlı yoktur dünyada. Ancak buna rağmen tuhaftır hem çok  istenir hem de çok  kullanılır bu iki sözcük, bazen barış adına kanlar oluk gibi akar, bazen dostluk adına kazıklar atılır. Gerçek anlamı neydi bilmiyoruz galiba barışında dostluğunda. Ya da biz yanlış biliyoruz?

Sözlerimi açmam gerekirse şöyle anlatayım; Kendimden en bildiğim bu çünkü… Geçenlerde dostum, sırdaşım dediğim bir arkadaşın teklifine “hayır” dediğim için, ben deniz ile  görüşmeyi kesti bitirdi. Salak gibi bakınıyorum, neydi şimdi peki bu yaşadıklarımız bunca zamandan beri? Büyük bir yalan mıydı, yoksa şartlı dostluk muydu? Dediğimi yaparsan dostumsun ama değilsen düşmanımsın git yoluna! Var mı böyle bir şey sormandan sorgulamadan nedenleri? Üzüldüm ama düşündüm. Sonra, kendi kendime karar verdim, aramızda  anlayış ayrılığı varmış aslında. Dostluğun tarifi bende başka onda başkaymış ve kavramlar herkese göre değişiyormuş.  Doğrusu neydi peki?

Ve Cumartesi günkü buluşma ve o görüntüler çok güzeldi ama benim aklımda  yeğenim vardı? Biliyorsunuz 3 ay önce yeğenim minik annecik aniden beyin kanaması geçirmişti. Yüzde on yaşam şansı vermişti doktorlar. Ancak Allah yaşamasını istedi. Ve o ne yazık ki şimdi elden ayaktan ve sözden yoksun bir şekilde öylece yatıyor yaşamak buysa yaşıyor. Ne konuşabiliyor ne de başka bir şey yapabiliyor, bizi tanıdığından bile kuşkuluyuz.

Buna rağmen her onu görmeye gittiğimizde bize gülümsediğini elimizi sıktığını falan var sayıyoruz ve bunla seviniriz aslında hiçbir  şeyin olduğu yoktu. Ancak biz kendimizi ve çevresindekileri azıcık umutlandırmak istiyoruz. Günler böyle sanılarla geçiyor, değişen bir şey yok. Ve gecen gün cumartesi sabahı eşi sabahleyin her zaman yaptığı gibi büyük bir sevgiyle üzerine eğilmiş ve “günaydın canım” “demiş. O minik annecik (şimdi daha da mini minnacık olmuş) büyük bir rahatlıkla aynen eskisi gibi “günaydın” diyivermiş!! Ve düşünün oradaki havayı artık.

Eşi fırlamış yerinden, sevinçten odaya eve sığamamış, kızına, komşulara seslenmiş  bir anda herkes eve doluşmuş kızı telefona sarılmış duymayan kalmamış. Bir anda herkes “minik annenin günaydın” dediğini öğrenmiş. Sevinç tavan yapmış yer gök inlemiş nerdeyse ama gelin görün ki  hasta bunun ayrımda bile değil. Ve bir daha da ağzını açmamış, eskisi gibi sessizliğine gömülmüş. Öyle ki herkes babanın bir yanılgı yaşadığını sanmış.  Adamcağız yemin billâh etmese kimse ona inanmayacak ben deniz inanıyorum tabi ve yinede düşünüyorum…

Gözlerim tv de acaba bu bir umut olabilir mi geleceğe dair. Yani bir defa konuştu “günaydın” dedi. Aynı eskisi gibi, bunu yeniden yapabilir belki. Doktorlar ne diyordu. Sürekli konuşturun. Belki şimdi daha çok konuşturmamız gerekecek bize yanıt  vermesi için onu zorlamamız  falan? Ama buna rağmen dönmezse? Umut yolculuğunda umutsuzluğa yer yok diyorum

Ve TV’yi kapatıp yanına gidiyorum. Gecenin bir yarısı, sürekli konuşuyorum   Bir kez duyduk ya  bir sözcük ağzından. Neden devamı gelmesin ki? Ve hayat işte bu bir anda yerin dibine varacak kadar mutsuz bir anda tavanı delecek kadar mutlu olabilir insan. Ve hiç beklemediği bir anda  hiç aklına gelmeyen başına gelebilir.

Yani dostluğumuzun bitmesi için bir tek “hayır” demem yetiyormuş! Başıma geleceğini sanmazdım. Ve bir “günaydın”la umutlar tavanı deliyormuş. Devamı gelir mi gelmez mi hiç düşünmeden bile. Ve aslında  umutlar bitmiyor, bitemiyor, bitmemeli. Zaman hiçbir şey için geç değil.

Ve sevgili okuyucularım şimdilik sağlık ve sevgiyle birlik, beraberlik içinde kalalım diyorum el ele yürek yüreğe, barış içinde. Yase

Güzel Bir Hikâye

Daha henüz 18 yaşındaydı, ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmış, dert içinde eve kapanmıştı. Sokağa çıkmıyordu. Annesi… Bir de kendisi… O kadardı bütün hayatı… Bir gün fena halde bunaldı, dayanamadı, attı kendini sokağa. Bir yığın vitrinin önünden geçti. Tam bir CD satan dükkanı da geride bırakmıştı ki, bir an durdu. Geri döndü, kapıdan içeri, gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar… Hani ilk bakışta aşk derler ya, öyle takılıp kalmıştı işte… İçeri girdi. Kız gülümseyerek koştu ona… “Size nasıl yardım edebilirim” diye… Nasıl bir gülümsemeydi o… Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi kızı… Kekeledi, geveledi, sonra “Evet” diyebildi… Rastgele bir plağı işaret ederek… “Evet.. Şu CD’yi bana sarar mısınız?”

Kız CD’yi aldı, içeri gitti. Az sonra paket edilmiş geri geldi. Aldı paketi, çıktı dükkandan, evine döndü, açmadan dolabına attı. Ertesi sabah gene gitti aynı dükkana. Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve getirdi, attı paketi dolaba, gene açmadan… Günler hep alınıp sardırılan CD’lerle geçti. Kıza açılmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda… Annesi “Git konuş oğlum, ne var bunda” dedi. Ertesi sabah bütün cesaretini topladı. Erkenden dükkana gitti. Bir CD seçti. Kız gülerek aldı plağı. Arkaya gitti, paketlemeye. Kız içerdeyken bir kağıda “Sizinle bir gece çıkabilir miyiz” diye yazdı, altına telefon numarasını ekledi, notu kasanın yanına koydu gizlice… Sonra paketini alıp kaçtı gene dükkandan… İki gün sonra evin telefonu çaldı. Anne açtı telefonu. CD dükkanındaki tezgahtar kızdı arayan… Delikanlıyı istedi. Notunu yeni bulmuştu da. Anne ağlıyordu. “Duymadınız mı” dedi. “Dün kaybettik oğlumu.” Cenazeden birkaç gün sonra, anne oğlunun odasına girebildi sonunda… Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı. Oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü. Paketleri aldı, oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı. İçinde bir CD vardı, bir de minik not…

“Merhaba. Sizi öyle tatlı buldum ki… Daha yakından tanımak istiyorum. Bir akşam birlikte çıkalım mı? Sevgiler. Jacelyn!.” Anne bir paketi daha açtı. Onda da bir CD ve bir not vardı. “Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece davet edin, artık. Sevgiler. Jacelyn!” Unutmayın. Düşündüğünüz şeyi mutlak söyleyin. Birini seviyorsanız, söyleyin ona. İçinizdekini söylemekten korkmayın. Birisi hakkında ne hissediyorsanız söyleyin ona. Ve hemen söyleyin. Hemen! Çünkü, doğru zamanı bekler ve “İşte şimdi tam zamanı” derseniz, bir bakarsınız çok geç olmuş. Gününüze sahip olun ki, pişmanlıklar yaşamayasınız. Yaşamı yaşanmaya değer yapan şey sevgidir…

Günün Şiiri

Vuslat

Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,
Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar,
Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamanı
Görmezler ufuklarda, şafak söktügü anı…
Gördükleri rü’ya ezeli bahçedir aşka;
Her mevsimi bir yaz ve esen rüzgarı başka.
Bülbülden o eğlencede feryad işitilmez;
Gül solmayı; mehtab, azalıp gitmeyi bilmez…
Gök kubbesi her lahza, bütün gözlere mavi…
Zenginler o cennette fakirlerle müsavi;
Sevdaları hülyalı havuzlarda serinler,
Sonsuz gibi, bir fıskiye ahengini dinler.

Bir ruh, o derin bahçede bir defa yaşarsa
Boynunda O’nun kolları, koynunda O varsa,
Dalmışsa O’nun saçlarının rayihasiyle,
Sevmekteki efsunu duyar her nefesiyle.
Yıldızları, boydan boya doğmuş gibi, varlık
Bir mucize halinde o gözlerdendir artık.

Kanmaz, en uzun buseye, öptükçe susuzdur
Zira, susatan zevk, o dudaklardaki tuzdur.
İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan…
Bir sır gibidir azçok ilah olduğumuzdan.
Onlar ki bu güller tutuşan bahçededirler.
Bir gün nereden hangi tesadüfle gelirler?
Aşk, onları sevkettiği günlerde, kaderden
Rüzgar gibi bir şevk alır, oldukları yerden.
Geldikleri yol, ömrün ışıktan yoludur o!
Alemde bir akşam ne semavi koşudur o!
Dört atlı o gerdüne, gelirken dolu dizgin,
Sevmiş iki ruh ufku görürler daha engin,
Simaları her lahza parıldar bu zaferle;
Gök, her tarafından, donanır meş’alerle!

Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,
Varlıkta bütün zevki o cennette duyanlar
Dünyayı unutmuş bulunurken o sularda,
-Zalim saat ihmal edilen vakti çalar da-
Bir an uyanırlarsa leziz uykulardan,
Baştanbaşa, her yer kesilir kapkara, zindan…
Bir faciadır böyle bir alemde uyanmak…
Günden güne, hicranla bunalmış gibi, yanmak…
Ey tali! Ölümden ne beterdir bu karanlık!
Ey aşk! O gönüller sana mal oldular artık!
Ey vuslat! O aşıkları efsununa ram et!
Ey tatlı ve ulvi gece! Yıllarca devam et!

Yahya Kemal Beyatlı

Günün Fıkrası

Bir kadının bir süreliğine iş seyahati için İngiltere’ye gitmesi gerekmektedir. Kadının kocası eşini havaalanına kadar götürür. Karısı: “Teşekkür ederim kocacığım, senin için İngiltere’den ne getirmemi istersin?” diye sorar. Adam güler ve yanıtlar: “Bir İngiliz kızı istiyorum hayatım…”

Kadın sessiz bir şekilde kocasından ayrılır ve yola çıkar. 2 hafta sonra adam karısını tekrar hava alanından almaya gider ve sorar: “Hayatım gezin nasıldı?”

“Teşekkür ederim hayatım çok güzeldi.”

“Peki hediyem nerede?”

“Ne hediyesi?”

“Hani bir İngiliz kız istemiştim ya…”

“Haa hatırladım, evet elimden geleni yaptım, şimdi biraz beklememiz lazım kız olup olmayacağını görmek için… !!!!”

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here