Teşekkür Etmeyi Bilmiyoruz

0
85

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Çoktan beri dikkatimi çekiyor. Ama görmezden gelmeye çalışıyorum. Teşekkür etmeyi bilmiyor muşuz! Özür dilemeyi de. ”Kusura bakma” demeyi de bilmiyoruz. Sözümüzde duramadığımız zamanlarda da bunun nedeni açıklama ve özür sayılabilecek cana yakın bir sözcük kullanmayı da bilmiyoruz. Ya da hepsini biliyoruz ama yapmıyoruz, çünkü bizi bundan alıkoyan o sefil “benliğimizin” esiriyiz de ondan. O kadar esiriz ki onu dışlayıp “biz” olmayı beceremiyoruz. Bunun için gayret bile etmiyoruz. O kadar birlikte yaşmaya alışmışız ki onu büyütüp, altında nasıl ezildiğimizin ayrımında olmuyoruz bile. Ve böyle, böyle gittikçe bencilliğin derin karanlık kuyusunda, insan olmanın o dayanılmaz inceliğini yitirip, boş başaklar misali yaşamımızı sürdürüyoruz. Bu duruma üzülüyorum, tabi üzülmediğimi sandığım çok zamanlar da. Çünkü teşekkür dilimin ucunda olur her an. Ve her şey için. Teşekkür etmeyi bilen ve birini kırdığı zaman ki asla bilerek değil. Ve kesinlikle kırıldığım için kırdığımda, özür dilemeden, gönül almadan günü bitirmeyen biri olarak. Üzülmemek elde değil tabi…

Arkadaşlarım yıllar boyu “sana okulda yalnızca teşekkür etmeyi mi öğrettiler” diyerek benimle dalgalarını geçtiler. Ama teşekkür etme huyundan vazgeçiremediler. Ne yazık ki üzülerek söylüyorum onlar da teşekkür etmeyi bir türlü öğrenemediler. Onlara örnek olamadım. Bu benim yenilgim kabul ediyorum.  Ki, Jan Jakruso’nun çocuk eğitimi “Emil” adlı eserini daha sanırım on   yaşında iken okumuştum (nasıl, niçin okudum bilmiyorum, o yaşta? Belki yalnızca evde olduğu için) Daha sonraları yeniden okudum ve yeniden ve yeniden. Ve inanıyordum ki en az onun inandığı kadar örnekleme sanatına. Sözle değil davranışla örnek olunabileceğine. Ama gördüm ki evet benim çocuklar öğrendi, yalnızca örneklemelerden değil tabi. Ancak arkadaşlarım, dostlarım yakınım da olan hiç kimseye bir nefes kadar bile yaramadı davranışlarım. Bu yüzden hep yalnız, hep bir köşede kaldım. Ancak ne yaman bir çelişki ki bu sevgili arkadaşlarım, kendileri yapmadıkları her şeyi kesinlikle başkasından beklerler. Ve çok kaba bir şekilde uyarırlar bile. Görmezden geliyorum dedim çokkk zaman. Gerçekten her an gördüğümü ciddiye alsam çok değişirdi durumlar.  Ve pılımı pırtımı toplayıp kendimi dağlara vurmam gerekirdi ki yine çok zaman bu özlemleri duyuyorum ve sizinle de paylaşıyorum. Ancak hep düşünüyorum ki.

Bütün canlılar doğalarına göre davranırlar. Yani bir çiçeğe açma diyebilir misiniz? Hanım eline nergise, güle, kokma diyebilir misiniz? Kediye miyavlama, köpeğe havlama denebilir mi? Tabiî ki denemez. Değil mi? Deseniz de zaten işe yaramaz. Akreple kaplumbağanın öyküsünü bilirsiniz. Akreple kaplumbağa bir su kenarında buluşurlar. Karşıya geçeceklerdir. Akrep beni sırtında geçirsen sana hiç zarar vermem diye yeminler eder kaplumbağaya. Kaplumbağa hayır der. Ancak akrep o kadar dil döker ki sonunda garibim kaplumbağa inanır akrebe. Ve onu sırtına alıp suyu atlar. Tam karşıya geçerken akrep kaplumbağayı ısırıverir. Can haviliyle haykırır garip kaplumbağa.  Ne yaptın der. Hani söz vermiştin. Ne yapayım kardeş der. Ben akrebim ve doğama uymak zorundayım; İşte bu kadar basit…

Bu kıssa iyi güzelde… Sözünü ettiğimiz hayvanlar ama. Oysa bizim yakındığımız insan. İnsan aklı ve görünüşü ile diğer canlılardan ayrıdır. Ona yön veren aklıdır eğer onu kullanmasa, diğer canlılardan bir farkı kalmaz, doğasında incelik var.  İyilik var ve tabiî ki haldır, huldur kötülük, kin, kıskançlık, benlik gibi kötü huylarda var. Ve hangi tarafınızı beslerseniz o taraf beslenir güzelleşir. Ancak insanlar güzelden yana görünseler de besledikleri şey “benlikleri” ve bu yüzden unutuyorlar insana dair bütün incelikleri…

Bu yüzden bugün görmezden gelemiyorum kabalıkları ve ruhum inciniyor ta derinden sesimi soluğumu kesiyor incinmişliğim.

Ve sevgili okuyucularım şimdilik sağlık ve sevgiyle kalın diyorum. Lütfen, insana ait incelikleri göz ardı etmeyin. Sizin için hiç önemeli görünmeyen bir sözcük, bir teşekkür bile bazı insanların belki yaşamında yeni bir kapı açabilir. Bilgisayarıma ve parmaklarıma ve bana yazdırana da çok, çok teşekkürler ediyorum ve size, siz olduğunuz için teşekkür ediyorum… Sağlık ve sevgiyle kalalım sevgili okuyucularım, teşekkür dilimizden düşmesin. Ayrımsız gayrımsız…

Bu yazı 2012’de yazıldı. Yazılması için bir nedeni vardı. Şimdi yeniden paylaşılması içinde bir nedeni var. Yase

özür dilemek ile ilgili görsel sonucu

 

& & & & &

İbrahim aleyhisselamı ateşe attıkları zaman bütün melekler, vahşi hayvanlar ve kuşlar ağlaştılar ve etrafında toplanıp, İbrahim aleyhisselama bir yardım yapabilmenin çaresini aradılar. Bunların arasında zayıf bir bülbül yavrusu vardı. Kendini ateşe atacağı sırada Hak teâlâ, Cebrail aleyhisselama emredip buyurdu ki: “O kuşu tut ve ne dileği olduğunu sor.”

Cebrail aleyhisselam kuşu tutup istediğini sorunca, kuş dedi ki: “Halilullahı ateşe atıyorlar. Madem ki kurtarmaya kâdir değilim, bari onunla beraber ben de yanayım.”

Hak teâlâ buyurdu ki: “O kuşun benden dileği nedir?”

Bülbül şöyle arz etti; “Benim dünyada, Hak teâlânın adını anmaktan başka arzum yoktur. Bin bir ismi olduğunu işittim. Yüz birini biliyorum. Dokuz yüz İsm-i Şerifi’ni de bilmek isterim.”

Hak teâlâ kuşun dileğini yerine getirdi. Şimdi sahralarda feryat eden bülbül, Hak teâlânın ismini söylemektedir. Nemrud’un ateşi, İbrahim aleyhisselama gülistan olunca, bülbül gelip gül ağacında nağmeye başladı. O zamandan kıyamete kadar, gül ağacına muhabbet etti, aşık oldu.

Günün Şiiri

Gizli  Bakışlar

Bir bakış ki açıyor gönül muammasını,

İki sevdalı kalbin en gizli yarasını,

Bir bakış ki kudreti hiç bir lisan da yoktur,

Bir bakış ki bazen şifa, bazen zehirli oktur.

 

Bir bakış, bir aşığa neler anlatır,

Bir bakış, bir aşığı saatlerce ağlatır

Bir bakış, bir aşığı aşkından emin eder,

seven insanlar daima gözleriyle yemin eder.

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

 

Bir küçük dünyam var içimde benim

Mihnetim ziynetim bana kafidir

Görenler dar görür geniştir bana

Sohbetim ülfetim bana kafidir

 

İstemem dünyanın saltanatını

Süslü giyimini Arap atını

Bilirsem Türklüğüm var kıymetini

Vatanım milletim bana kafidir

 

İsterdim hayatta düşmanla savaş

Milletime kurban olaydı bu baş

Nasip değil imiş şehitlik kardaş

İmanım niyetim bana kafidir

 

Dünya geniş olsun ister dar olsun

Yeter ki kalbimde iman var olsun

Her zaman milletim bahtiyar olsun

Rütbemle mesnedim bana kafidir

 

İçimde beslerim bir büyük ordu

Çiğnesin düşmanı yükseltsin yurdu

Azmi zihniyeti Veysel’in derdi

İşte bu niyetim bana kafidir

AŞIK VEYSEL

Ramazan Fıkraları

Bu Mahalleden Değiliz de…

Evvel zaman içinde iki şair ve edip ahbap Mehmet Celâl ile Faik Esad, Beylerbeyi’nde bir dostun iftar davetine icabet için yola koyulup karşıya geçiyorlar; fakat vakti iyi hesap edememişlerdir ve iftara daha saatler vardır. Bunun üzerine iki ahbap, “Camiye gidelim, vaaz dinleriz, vakit geçer” fikriyle Beylerbeyi Camii’ne girip bir tarafa ilişiyorlar.

Vaiz kürsüye çıkmış cehennemden bahsetmekte, diliyle etrafa yıldırımlar savurup şimşekler çaktırmakta, “zebânileer, alevleer, katran kuyuları” dedikçe cemaat dehşetle tir tir titremektedir.

Bizimkiler vaizin tehditlerine pek kulak asmamaktadır ama ahalinin çoğu kapıldığı haşyetle hüngür hüngür ağlıyor. Ağlayanlardan biri, gözyaşlarını silerek Faik Esad’ın sırtına dokunuyor, kısık sesle, “Siz vaizi dinlemiyor musunuz?” diye soruyor.

“Dinlenmez olur mu, dinliyoruz elbet” diye cevap veriyor bizimki… “Peki ne dediğini anlıyor musunuz?” “Anlıyoruz elbette, niçin soruyorsun peki?”

Adam hayretle devam ediyor; “Yahu bizim ağlamaktan ciğerimiz sökülüyor, gözümüz dışarıya uğruyor sizde ise hiçbir elem işareti yoktur, nasıl oluyor bu?”

Şair cevap veriyor: “Efendim biz bu mahalleden değiliz, yabancıyız, misafirliğe geldik de!”

Günün Sözü

Küsmek ve darılmak için bahaneler aramak yerine, sevmek ve sevilmek için  çareler arayın…

MEVLANA

Samimi olmayı vaad edebilirim; tarafsız olmayı asla.

GOETHE 

Değişmez kural, değişmez kuralın olmayacağıdır.

Bernard SHAW

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here