Noel Bayramı Kutlu Olsun

0
119

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Her yıl 24 Aralık gecesi. Hz. İsa’nın doğum günü kutlanır. Bu yıl da büyük bir coşku ile kutlanacak. Hz. Nuh’tan gelip Hz. İbrahim’le yol alıp Hz. Muhammed’e kadar uzayan din yolculuğumuzda bütün dinleri tanımış, inanmış olarak bu günlere gelen  bizler, Hz. İsa’nın doğum gününü  Hıristiyan kardeşlerimizle birlikte kutluyoruz.

Ve Noel Bayramı hakkında minik bilgiler vermek istiyorum. Dağarcığımda  Kuran-ı Kerim’den ve İncil’den alıntılarla. Noel bayramı 24-25 ve 26 Aralık günlerinde kutlanır.

Küçük bir kızken, sabahları hala kulağımda olan annemin Kuran okuyan yanık sesine uyanırdım Meryem suresini okurdu ezbere, yumuşak latif bir dili vardı, sesini asla yükseltmez, sanki okurken yaşardı. Yatakta hiç kıpırdamadan dinlerdim. Arapça okurdu babasından öğrenmişti ve onu örnek almıştı, sesini yükseltmeden ince bir tevazu ile okumayı, o sesle büyüdüm, annemi yitirene kadar. Dağarcığıma mıhlandı sözleri o zamanlar Arapça bilmiyordum, okuma yazmada ama Meryem süresini biliyordum, anlıyordum ve çok etkileniyordum sanki bir öyküydü anlatılanlar. Ancak büyüdükten  sonra ve   Arapça ve Kuran okumayı öğrendikten sonra daha iyi anladım öyküyü ve birçok şeyi.

 Kuran-ı Kerim Ali İmran suresinde şöyle anlatılır;

“İmran’ın hanımı (Hanne): ‘Rabbim, karnımdakinin tam hür olarak (dünyadan azad edilmiş ve tamamen ihlâslı bir ibadet duygusu ile Mabet bekçisi olarak) Sana adadım. Benden kabul buyur. Şüphesiz Sen işiten, bilensin’ demişti. Onu doğurunca – Allah, onun ne doğurduğunu bildiği halde (Hanne) şöyle dedi. ‘Rabbin, onu kız doğurdum; erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytanın şerrinden Sana ısmarlıyorum. Bunun üzerine Rabbim onu güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi ve Zekeriya’nın himayesine verdi. Zekeriya ne zaman kızın bulunduğu mihraba girse, onun yanında yeni bir yiyecek bulurdu. ‘Meryem, Bu sana nereden geldi?’ deyince, o da: ‘Bu, Allah katındandır’ derdi. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.’ Âl-i İmran Sûresi, 3/35-37)

öcal sanat9

Rahmetli Annem, “bu Allah’ın katındandır” diye okurken sanki önümde cennet meyveleri var sanırdım!! Aslında ne derin duygularla büyümüşüz de, büyürken hepsini unutmuşuz ancak yeniden daha aklı selim incelediğimizde  duyduklarımızı, küçüklüğümüzün derin mistik duyguları ile harmanlayıp bu güne dek saklamış ve bu duygularımızı beslediğimizde, içimizde her zaman huzur ve kardeş sevgisine çok ihtiyacımız olduğunu anlamışız!

Ve sevgili okuyucularım, Meryem büyür. Mihrapta o zamanlar kızların kadınların mihraba girmesi yasaktır aslında ama ona bir ayrıcalık tanınır.

Ve Kuran-ı Kerim’de Hz. Meryem’in Hz. İsa’yı dünyaya getirmesi Meryem süresinde böyle anlatılır. Mekke döneminde inmiştir. 98 ayettir. Bazı tefsir bilginlerine göre 58 ve 71. ayetler Medine döneminde inmiştir. Sure, Meryem’in, oğlu İsa’yı nasıl dünyaya getirdiğini anlattığı için bu adla anılmıştır.

Meryem’i de an. Hani ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmiş ve (kendini onlardan uzak tutmak için) onlarla arasında bir perde germişti. Biz, ona Cebrail’i göndermiştik de ona tam bir insan şeklinde görünmüştü. Ey Muhammed! Kitapta (Kur’an’da) Meryem, “Senden, Rahman’a sığınırım. Eğer Allah’tan çekinen biri isen (bana kötülük etme)” dedi. Cebrail, “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir çocuk bağışlamak için gönderildim” dedi. Meryem, “Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım halde, benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi. Cebrail, “Evet, öyle… Rabbin diyor ki: O benim için çok kolaydır. Onu insanlara bir mucize, katımızdan bir rahmet kılmak için böyle takdir ettik. Bu zaten (ezelde) hükme bağlanmış bir iştir” dedi. Böylece Meryem çocuğa gebe kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi.  Doğum sancısı onu bir hurma ağacına yöneltti. “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım!” dedi. Bunun üzerine (Cebrail) ağacın altından ona şöyle seslendi: “Üzülme, Rabbin senin alt tarafında bir dere akıttı.” Hurma ağacını kendine doğru silkele ki sana taze hurma dökülsün.” “Ye, iç, gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan, ‘Şüphesiz ben Rahmân’a susmayı adadım. Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım’ de. Kucağında çocuğu ile halkının yanına geldi. Onlar şöyle dediler: “Ey Meryem! Çok çirkin bir şey yaptın!”

“Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi.” Bunun üzerine (Meryem, çocukla konuşun diye) ona işaret etti. “Beşikteki bir bebekle nasıl konuşuruz?” dediler. Bebek şöyle konuştu: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana kitabı (İncil’i) verdi ve beni bir peygamber yaptı.” “Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ve zekatı emretti.” “Beni anama saygılı kıldı. Beni azgın bir zorba kılmadı.” “Doğduğum gün, öleceğim gün ve diriltileceğim gün bana selâm (esenlik) verilmiştir Hakkında şüpheye düştükleri hak söze göre Meryem oğlu İsa işte budur. Allah’ın çocuk edinmesi düşünülemez. O bundan yücedir, uzaktır. Bir işe hükmettiği zaman ona sadece ‘ol!’ der ve o da oluverir. Şüphesiz, Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse (yalnız) O’na kulluk edin. Bu, dosdoğru bir yoldur.”

Ve sevgili okuyucularım, Hz İsa’nın doğum günü  çeşitli etkinliklerle kutlanır her yıl. Hz İsa’nın temsili doğumunun anlatıldığı bir köşe ışıl, ışıl durur kilisenin bahçesinde. Tören sonrası konuklara şekerlemeler ve pastalar ikram edilir.  Ve bizde  bu kutlamalarda her zaman dostlarımızın  arkadaşlarımızın yanında olduk her zaman olduğumuz ve olacağımız gibi. Aynen Kurban bayramını kutlarken, Ramazan bayramını kutlarken birlikte olduğumuz gibi. Ve bir kez daha, bütün dostlarımın ve gazete  ailemin başta Rızkullah bey ve İlyas olmak üzere ailenin bütün fertlerinin ve yeni katılan ve katılacak olanların Noel bayramını kutluyorum. Sağlık ve sevgiyle hep birlikte kalalım, her zaman sevgili okuyucularım. Yase

NOT: EBRU VE HOŞGÖRÜ SERGİMİZ 26 VE 29 ARALIK GÜNLERİ ARASINDA BELEDİYE SANAT GALERİSNDE (ESKİ NİKÂH SALONU) SAKIN KAÇIRMAYIN. YASE

Şubat Güneşi

Herkes Beni Bıraktı Herkes Bırakır…

“Ahmet ne olur” dedi. “Bana bu kadar iyi davranma alışmak istemiyorum.”

“Ben sana iyi davranmıyorum ki içimden geldiği gibi davranıyorum üstelik neden alışmak istemiyorsun?  Bana kendinden bir şeyler anlatmak bu kadar zor mu?”

“Ahmet’cim inan bana anlatmak için kendimi hazır hissetmiyorum. Şu an burada olmam var ya benim için o kadar önemli ki bilemezsin. Bırak bu anın güzelliklerini yaşayım ama alışmayım, hayatım sürekli ödünç palto giymekle geçiyor. Artık ısınmak istiyorsam kendime yeni ve sıcak tutan bir palto almalıyım. Kendi kendimi ısıtmayı öğrenmeliyim.”

“Ama küçüğüm zaten sen onu yapıyorsun, üstelik başkalarını da ısıtıyorsun.”

“Ahmet bilmiyorsun hiç bir şey bilmiyorsun!!.”

“Anlat o zaman bileyim bu minnacık omuzlardan indir yükünü paylaşalım.”

“Beni tanımıyorsun bile, bende seni tanımıyorum, yarın bu kapıdan çıkıp gideceğim, belki bir daha hiç görüşemeyeceğiz neden senide boşuna kendi derinliğime çekeyim?”

“Neden görüşemeyeceğimizi düşünüyorsun ki? Belki seni hiç bırakmayacağım.”

“Herkes beni bırakır, hep bıraktılar. Hep bıraktılar işte” diyerek ansızın katıla, katıla ağlamaya başladı.

Ahmet bir an ne yapacağını şaşırdı kıza dokunamıyordu bile. Öylece bakakaldı. Bir an. Sonra aniden. Kızı tuttuğu gibi salona sürükleyip ateşi geçmekte olan şöminen önündeki koltuğa oturttu içerden battaniyeyi alıp geldi. Kızı iyice sardı sarmaladı. Sonra şömineye odun atıp ateşi yeniden canlandırdı. Ancak ondan sonra gelip kızın yanına oturdu. Bir an kıza dokunmakla dokunmamak arasında gitti geldi sonra kızı kendine doğru çekti. Şefkatle sarıp göğsünde sıktı. Sanki onu içine almak ister gibiydi.

“Hadi küçüğüm şimdi istediğin gibi ağla akıt içindeki zehiri” dedi.

Kız hiç susmayacak gibi ağlıyordu. Ahmet bir ara sinir krizi falan geçirdiğini sanıp telaşlandı. Ancak kız aniden susuverdi.

“Bitti mi?” diye kızı omuzlarından tutup kendinden uzaklaştırdı. Yüzüne baktı gözyaşları ile ıslanmış yüzüne, sonra aniden hiç düşünmeden eğilip onu şefkatle öptü, öptü. Sonra yüzünü silip burnunu sildi. Sanki Zeynep onun kızıymış gibi.

“Teşekkür ederim” diyerek kız kendini Ahmet’in kucağına attı başını göğsüne yaslayıp gözlerini kapattı. Çok geçmeden de derin, derin iç çekerek uyudu. Ahmet onu yavaşça koltuğa yatırıp başının altına bir yastık koydu, saçları yastığa yayılmıştı ipek gibi. İçerden başka bir battaniye alıp geldi kızın üzerine onu da attı. Sonra kendine de bir battaniye alıp tam kızın karşısındaki koltuğa sırt üstü uzandı. Ellerini başının altına yastık gibi koyup  şöminedeki ateşe dikti gözlerini.

Ne demişti kız? Kader mi bu? Seni bu gece karşıma çıkaran ve bu saatte bu mutfakta hayalini bile kurmaktan korktuğum bir huzuru hediye eden? Şimdi sorsalar mutluğun resmini çizebilir misin diye. Hayır derdim onu kaçırmadan yaşamak isterim çizmekle zaman kaybedemem.

Ama o huzuru ne yazık ki gözyaşları ile noktalamıştı. Neydi onu bu kadar düşündüren, yoran ve ağlatan? Oysa gerçekten çok tatlı bir kız, hazırcevap ve neşeli çok ağır bir yük altında olmazsa böyle ağlamazdı. O lakırdı olsun diye ağlayan kadınlardan değil. Hatta onlara hiç benzemez diye düşünüyordu. Arkası Yarın

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here