Bana Eğitim Felsefeni Söyle!

0
54

“Bana eğitim felsefeni söyle” derken, felsefi teorilerle birlikte bu teorilerin pratiğini de kastettiğimi daha baştan söylemeliyim.. Maksadım ise, “bana arkadaşını söyle..” atasözüne atıfla; bireylerin, yol aldıkları eğitimin felsefesiyle onların kim olduğunun veya olacağının söylenip söylenemeyeceğini özetle sorgulayabilmektir..

Jaspers, “Felsefenin özü sorgulamaktır. Felsefede sorular yanıtlardan daha önemlidir ve her yanıt yeni bir soru olur çıkar” der ve ekler: “Felsefe yapmak yolda olmaktır!”

“Yağmurun yağması yere soru, toprağın yeşermesi göğe cevaptır!” der C.Rumi de..

S.Tanilli Hoca, “Yaratıcı Aklın Sentezi” adlı kitabının önsözünde; “Felsefe, özgür aklın sorgulamasına dayanır” der ve sorar: “Dünyamız adaletsizliklerle dolu; peki insanların insanca yaşayacakları gerçekten adil ve barışçı bir dünya yaratamaz mıyız?”

Adil ve barışçı bir dünyanın yaratılması, felsefi bir sorundu elbette.. Peki, bu sorun, insani etkinlikler içerisinde “bir insanlaşma süreci” olan eğitimin de sorunu değil miydi?

Cemal Yıldırım, “Bilimin Öncüleri” adlı kitabında, “Hangi düzeyde ya da alanda olursa olsun, kişi için açıklama gerektiren her durum bir sorundur. Çözüm arayışı günlük kişisel sorunları aştığı, doğada olup bitenleri anlamaya yönelik düzenli ve eleştirel bir nitelik kazandığı ölçüde bilime dönüşür” diyordu.. “Tüm bilim, günlük düşünmenin işlenmiş bir uzantısıdır” diyordu Einstein da.. Felsefe de zaten, yaşamın bizatihi içinden yapılmaktaydı.. Felsefi teoriler yaşamın tarihsel, toplumsal, ekonomik, politik, hukuksal pratiğinden çıkmakta ve tekrar pratiğe dönmekteydi.. Dolayısıyla pratik; teorilerin bilimsel olup olmadığını da açığa çıkartmaktaydı.. Bu bağlamda felsefe söz cambazlığı değil, bilimsel bir etkinlikti..

Aristo, “Felsefe bilimlerin döl yatağıdır!” diyordu.. Bu halde eğitim bilimi de tüm bilimler gibi felsefe rahminden doğmuştu.. Eğitim bilimi felsefeden doğmuştu, tamam.. Peki ya felsefe? Felsefe, dağın taşından toprağın yüzüne, denizin tuzundan yağmurun izine, aydınlığın güneşinden karanlığın yıldızlarına, börtü böceğin yaşamından hayatın anlamına; doğayı tanıma, bilme, öğrenme merakı ile düşünebilen, sorgulayabilen, eleştirebilen insanın aklından doğmuştu.. Somut gerçeklikten soyutladığı doğayı, bir muhakeme atölyesi olan beyninde zihinsel gerçekliğe dönüştürerek üretmişti insanoğlu / kızı tarihsel süreçte bilgiyi, tekniği.. O bilgiyle, teknikle değiştirerek dönüştürmüştü içinde bulunduğu doğayı kendi tabiatına uygun insani doğaya..

Zihin, akıl, zeka, şuur, idrak gibi farklı adlarla tanımlansa da, her çocuk, insani varoluşumuzu duyumsatan insani yetilerle geliyordu dünyaya.. Sonrası ise “insanı, insanlığa, insanca yetiştirme sanatının adı” olan eğitimdi.. Dolayısıyla eğitim, doğum öncesinden sonrasına insanlaşma sürecimizi içeren, kapsayan, insanlığımızın emekle ürettiği maddi manevi değerler toplamı kültürel bir olguydu.. Bu bağlamda ben, eğitimin, düşünebilen, sorgulayabilen, eleştirebilen insanın aklından doğan felsefeyle özdeş olduğu düşünüyorum.. Mesela, toplumcu hümanist bir felsefeyle özdeş Köy Enstitüleri..

Her çocuk, yetilerin sahibi olarak doğuyordu, kabul.. Kabul de, peki yetenek ve beceri yeterliklerine ulaşabiliyor muydu? Çocuklarımız, insani kalıtımla gelen özlerindeki yetilerini eğitimsel kazanımla açığa çıkartıp yeteneğe dönüştürebilecekleri toplumsal, ekonomik, politik, bireysel fırsat ve imkanlardan yoksun mekanlarda olabiliyor, kalabiliyor yahut bırakılabiliyordu.. Mesela, felsefi teorisi bireyci, benci, bencil, ekonomik, politik, egemen sınıflara hizmet içeren eğitim uygulamalarında her çocuk yetenek ve beceri yeterliklerine ulaşamıyor, eğitime erişimde birçoğunun boynu bükük kalıyordu.. Ki, eğitim hakkı  adına eşitlik ve adalet taleplerimiz de zaten tam da buradan kaynaklanıyordu..

Son tahlilde başlıktaki soruyu bana sorsalar, ben, eğitimin; insan hüviyetiyle doğan her bireyin şahsiyet kazanımlı insan olma / kalma hak ve süreci olduğu kabulünden hareketle; önce sömürüyü, bağımlılığı, yabancılaşmayı meşrulaştıran egemen sınıflara boyun eğme / eğdirme pratikli felsefi teorileri reddettiğimi söylerdim.. Devamında, ‘insanların insanca yaşayabileceği adil bir dünyanın mümkün olduğu’ inancından hareketle; Hak adamı Hz. Ömer’in, her zaman ve mekânda eşitliğin adaletini zihinlerimize resimleyen; “Ben hakkı adamına göre tanımam, önce hakkı tanırım sonra adamını da tanırım” sözüne, Fazıl şairimizin, “Tohum saç, yeşermezse toprak utansın!” dizesini eklerdim..

Selam ve saygılar… ozdemirgurcan23@gmail.com

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here