Ay Ben Depresyondayımmm…

0
12

Günaydın sevgili okuyucularım, nasılsınız bu sabah? Bendeniz bu sabah yorgunum, bıkkınım, sıkıntılı, kırık dökük, hatta belki depresyondayım? Kaç aydan beri süregelen süper aktiflik nihayet bendenize depresyon ve yorgunluk olarak döndü. Elimi kaldırasım yok valla! Bazen size de oluyor değil mi? Tabi ya canım herkesin böyle anları oluyordur abartmaya gerek yok. Depresyondaysan otur haline şükret, bu sayede akşamüzeri semt pazarına çıkıp ucuz sebze meyve almaktan kurtulursun.

Zaten senin neyine sebze meyve kardeşim al bir simit, bir bardak çay, otur oturduğun yerde. Depresyonda olmayanların malı, mülkü, aklı, fikri, kafası, vicdanı seni hiç ırgalamasın. Sen sürünmüşsün işsiz, güçsüz kendini yakmışsın sokak ortasında, soğukta sokaktasın, depremde kar altında, zaten yıllardan beri sebze meyvelerin artıkları ile besleniyorsun, birilerinin akıl vermesi seni neden ırgalasın ki? Valla teşekkürler keşke bilmediğimiz bir yol gösterseydiler. Örneğin ekmek bulamıyorsanız pasta yiyin gibi. Çünkü biz çöp karıştırıyoruz zaten bu rutin işimiz sizden arta kalan sebzeleri de yıllardan beri topluyoruz yoksa siz bunu bilmiyor muydunuz?

Ay ben depresyondayım, dokunmayın bana, başımı toprağa gömüp, orada kalmak istiyorum, en azından sinirimi hoplatacak şeyleri bilmiyor, orada yaşayan börtü böcekler… Ay neden sevineyim birinci cemre havaya düşmüş diye. Hava dahil çöp toplayıcıların hiç biri bunun ayrımında bile değil? Ben neden sevineyim? Ay ben başımı toprağa gömeyim börtü böceği seveyim.

Ve sevgili okuyucularım sizi depresyonumla daha çok oyalamayım, toprağa başımı gömüp, orada kalayım. Ve bu durumda iken sağlıkla ve sevgiyle kalalım, ayrımsız, gayrımsız. Ve her zaman çevremize duyarlı… Yase

& & & & &

35 Yaş

Otuz beşime bastım geçen hafta… İlk yarı bitti : Hayat:1 Ben:0…!!!… Ama belliydi böyle olacağı Nicedir başlamıştı belirtiler: Yolda çocuklar “Amca su topu atıversene” diye seslendiklerinde kuşkulanmıştım ilkin… Sonra saçlarımdaki beyaz teller tescilledi yarı yolun ufukta göründüğünü, Baktım; lise fotoğraflarım sararmış, sınıf arkadaşlarım yaşlanmış.

Eski dost sohbetlerinde sağlık ve çocuk konuşulur olmuş, seyahat ve aşk yerine… Gök gibi gürlemeye alışkın müzik setimin ses düğmesini kısar olmuşum, içimdeki uçurtmanın ipini çekercesine… Bizim zamanımızda diye başlayan nutuklar atmaya başlamışım mezuniyet törenlerinde, Hayret daha dün değil miydi benimkisi? Yıllar yılı dudak büktüğüm “ölümden sonra hayat” masallarına kulak kabartmaya başlamışım gizliden gizliye… İple çektiğim Haziranlara sırt çevirmişim. Yaşamın orta sahasına girmişim, irkilmişim… Ruhumun ikizleri yine çekiştiriyorlar kollarımdan; Biri, “daha ne gördün ki” diyor yüzünde papatyalarla, asıl şimdi başlıyor hayat!… Bundan sonrası rahat!” Lakin “Buydu görüp göreceğin” diye efkarlanıyor öteki… İkinci yarı geçer hızla, yaslanırsın zamanla… Yaşı genç olanlar 35’e uzak durduklarını sanarak “Sahi oldu mu o kadar? Hiç göstermiyorsun” tesellisindeler. 35’le çoktan tanış olanlarsa “Hayata hoş geldin” pankartlarıyla karşılamadalar…

İlk yarı sadece bir ısınmaymış meğer: asıl ikinci yarıda anlaşılırmış tadı, hayatın… kavganın… aşkın… Bense şaşkın… devre arası bilançolarındayım. Son dönemde kim bilir kaç kez eski anıları yaralı ele geçirdim,belleğimin derinliklerinde?… Kim bilir kaç kez kendime yakalandım, kendimden kaçarken?… Ve sustum vicdan sorgularında… Aksi sedamla bile dertleşmedim. Meğer ne yaman serüvenmiş hayat? Bazen yediveren gülleri gibi bereketli… Sanki hayat değil, Körfez Krizi mübarek: Bir koyup, beş alıyorsun… Yaşıyor, seviyor ve seviliyorsun… Bazense kıtlıktan kırılıyor ortalık, şaşıp kalıyorsun… Oysa herkes bilmezden gelse de-skoru belli oyunun: 30’larda dedeni ve nineni kaybediyorsun, 40’larda anneni ve babanı… Ve 70’lerde kendini… Şimdi devre arası, yolun yarısı… Bugüne dek ancak tanıştık hayatla… Ben ona kendimi tanıttım, O bana kendini… Göğsüme madalya gibi dizdim hatalarımı… Zaferlerim onlar benim, olgunluğumun yapıtaşları… Ve derin bir yara gibi sakladım başarılarımı…

Asansör çıkarken yukarı, dönüp bakmadım bile aşağı…Dönmesin diye başım… Ben istikballe arkadaşım… Ne var ki her şey yarım… Hayat da yarım, sevdalar da… Daha diyeti ödenmedi sevinçlerin… İhanetlerin hesabı sorulmadı… Nazım’ın dedidiği gibi “Kopardım portakalı dalından ama, kabuğu soyulmadı, sevdalara doyulmadı…” “Doydum diyen görmedim ki ben zaten…” Lakin gel de zamana anlat bunu…Sahi nedir bu telaş, bu kin? Sanki ölüye can yetiştireceksin… Baktım ikinci yari kapıda… ve hayatın ceza sahası yakın… Doldurdum bir kara kutuya 35 yılın hesabını. Acılar, sancılar bir çekmecede sevdalar diğerinde… Bir yerde hüzünler ve korkular, bir üstte sevinçler ve zaferler… Kat kat, dizi dizi dizdim kullanılmış takvimlerimi, Sabırla kapattım kutuyu, sevgiyle mühürledim ağzını… İlk yarı bilançom o benim: Yangında ilk kurtarılacak… Kazada ilk açılacak… Yarımlar tam olduğunda kara kutuyu açıp bakanlar teşhis koyacaklar halime… “Çok mutlu ölmüş, fazla yüksekten uçmuş zavallı” diyecekler Ya da, “Sebepsiz alçalmış… Bile bile vurmuş kendini dağlara!…” Fakat kara kutu ancak bir kısmını söyleyecek hikayenin… Kalanı benimle gelecek… Dağların yamaçlarına savuracağım en mahrem hatalarımı… Reyhanlar saklayacak sırlarımı… Skoru bir tek Ege’nin suları bilecek… Denize kavuşabilirse eğer içimdeki nehir… HAYAT: 0 BEN: 1

& & & & &

Nazlı

Nazlı kalktı kapıyı açtı… Her şey yabancıydı, kendisi de yabacıydı hem kendine hem çevresindekilere. Kendinin olmayan bir sesle “Günaydın” dedi.

Kahvaltı masasının etrafında oturan kızlar bir ağızdan sanki ilkokul öğrencileri gibi “Günaydın” diye yanıt verdiler. Sonra hep birden kendi yanıtlarına güldüler.

Sonra Eda “hoş geldin, hadi otur birlikte kahvaltı edelim, birazdan hepimiz okullarımıza dağılacağız bari kahvaltıyı birlikte yapalım” dedi.

Nazlı teşekkür ederek oturdu. Eda hemen çay dolu ince belli cam bardağı eline tutuşturdu. Diğer kızlarda “hoş geldin” diye cıvıldadılar. Birlikte içilen bir bardak çaydan sonra kızlar bire ikişer kalkıp “dönüşte görüşürüz etrafı biraz kolaçan et sıkılmazsın ama dönüşte ifadeni alacağız ona göre hazırlan” diyerek güle oynaya çıkıp gittiler. Nazlı sofrada tek başına kalmıştı, en son evde kahvaltı etmişti. Evi aklına gelince gözleri doldu, burun deliği sızladı ama ağlamadı. Ağlamak istiyordu oysa… Arkası Yarın

Günün Şiiri

Yeniden Sevmek İçin

Yırtsan toprağın karnını
Örtüsünü kaldırsan karın
Çatlağında kayanın
Gülüşünde güneşin
Mateminde kara kışın
Başağında bereketin sen varsın
İbadete dursam seher vaktinde
Kaldırsam ellerimi göğe
Avucuma damla damla dua olup
Sevabıma sen yazılıyorsun
Kul olup
Sürsem yüzümü toprağa
Secdeye koysam alnımı
Başımın belası sen oluyorsun
Unutacağım artık
Sevmeyeceğim desem
Boylu boyunca güneha bulaşıyorum
Cehennemde yansam cayır cayır
İçime serpilen
Söndüren su sen oluyorsun
Söndür harlanan yangınımı
Topla cehennemden küllerimi
Öde günahlarım diyetini
Aşkına kul köle olayım
Tüm acılarımla yeniden doğayım
Yeniden sevebilmek için seni.
Şükrü ÇANKU

Mihriban

Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban.
Ayrılıktan zor belleme ölümü
Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

Yâr deyince, kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor
Lâmbamda titreyen alev üşüyor
Aşk, kâğıda yazılmıyor Mihriban.

Önce naz, sonra söz ve sonra hile…
Sevilen, seveni düşürür dile
Seneler, asırlar değişse bile
Eski töre bozulmuyor Mihriban.

Tabiplerde ilâç yoktur yarama
Aşk deyince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban.

Boşa bağlanmamış bülbül, gülüne
Kar koysan köz olur aşkın külüne…
Şaştım kara bahtın tahammülüne
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.

Tarife sığmıyor aşkın anlamı
Ancak çeken bilir bu derdi, gamı
Bir kördüğüm baştan sona tamamı…
Çözemedim… Çözülmüyor Mihriban.
Abdurrahim Karakoç

Günün Sözü

-Tok olan cümle cihanı tok sanır. Aç olan alemde ekmek yok sanır…
-Sevgi birliğe bencillik yalnızlığa götürür.

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here