Diyalog Dinlemeyle Olur

0
41

Değerli Okurlarım, insanların huzur içinde olmaları ve hatta mut­lu olmaları için, sosyal barış için, anlaşabilmek için, huzur bulma adına olumlu diyalog içinde bulunmaları şarttır. İnsanlar konuşa-konuşa anlaşır, bu her zaman doğruluğunu korumuş ve günümüze kadar gelmiştir. Dünya var olduğu sürece de doğruluğunu ve de konumunu koruyacaktır. Ancak, kişinin konuştuğu kadar, muhatabında dinlemeyi bilmesi lazım… Hatta konuşmadan önce, iyi bir dinleyici olabilmek için kendini şartlamalıdır.

Aksi halde, herkes bildiğini okumaya kalktığı sürece, bunun adına “DİYALOG” denmez. “İKİ MONOLOG” şeklini alır ve konuşma bir sonuca ulaşmadan sürüp gi­der. Bir fayda sağlanamaz… İletişim çağı, bireyin yalnızlaşmasını da beraberinde getiriyor. İnternette gezinirken, televizyon seyrederken, radyo dinlerken, birey hep tek başına… Belki de tercihli bir yalnızlık bu.

Efendim, sesin, mimiğin, bakışın olmadığı sanal konuşmalar ne kadar faydalı olur, bunun adına nasıl diyalog denir ki? Haberleşme teknolojisinin bu kadar ilerlediği bir çağda, insanla­rın aslında birbirleriyle gerçekten diyalog kuramamaları da aslında modern zamanın çelişkisi olsa gerek.

Futbol oynadığım yıllarda bütün deplasmanlara otobüsle giderdik. Uçaklar o zaman da vardı. Pahalı olduğundan uçağa bindirmezlerdi. Teknoloji gelişmemiş olduğundan, (cep telefonu, televizyon, teyp kulaklık yoktu) birbirimizle çok konuşmak zorundaydık. Bu şekilde herkes daha iyi anlaşabiliyordu. Şimdi deplasmanlara uçakla gidiliyor ve kulaklığını takan gözleri­ni kapatıp başını bir yere dayıyor, yanındakini bile tanımıyor.

Dinlemek sabır işidir, sabır gerektiriyor. Diyalog kurmaya çalışan ikna olmaya hazırdır. Ya da hazır olmalıdır. Sadece fikrini kabul ettirmek üzerine kurulmuş konuşmalar, diyalogdan ziyade bir propaganda ya da bir dayatmadır aslında. Bu nedenlerle, dinlemeye hazır olmak, algıları da açık tutmayı gerektirir. Dinlerken de, “HAKLISINIZ” ya da “EVET” sözcüklerini esirgememek gerekir. Konuşan kişi psikolojik olarak rahatlar ve daha gerçekçi olur.

Aksi halde, neden anlaşamıyoruz, neden böyle oluyor deyip hayıflanıp dururuz. Oysa gereği kadar dinleyebilsek, ikna olmayı içimize sindirebilsek, kendi düşüncelerimize saplanıp kalmasak, hem o kişiyle anlaşabiliriz, hem de düşüncelerimizin, bildiklerimizin olgunlaşmasına imkân vermiş oluruz.

“SEN DE HAKLISIN” diyerek başlayan diyaloglarda tartışmalar, tatsızlıklar olmaz. Ortak bir nokta bulunmayabilir ama insanlar birbirlerini daha yakından tanımış olurlar ve ikinci bir diyalogdan kaçmazlar. Tanışmak, anlaşmak güzeldir ama iyi bir dinleyici olmak da, bir kadar keyif verici ve güzeldir. Böyle yaparsak, karlı çıkarız.

Mutlu olun, mutlu kalın… SAYGILARIMLA

Gönül Köşemden

İki Kapılı Bir Handayız…

Değerli Okurlarım, bugün “Gençler Uzun Yaz Tatilinde Ne Yapıyor” başlıklı bir spor makalesine hazırlanıyordum ki, duyduğum elem verici hadiseler, beni böyle bir başlık altında sizlere seslenmeye sevk etti…

Bizi yaradan, öyle bir düzen kurmuş ki, dertlenmeye, kimsenin kimseye tek söz söylemeye hakkı yoktur. İmtihan dünyası deniliyor, derslerinde başarılı olan sınıfını geçer söylenenlere göre de, nerede öyle süper öğrenci, herkesin mutlaka kırık notu olacaktır. Nasıl ki, bir çocuk dünyaya geldikten sonra, belli bir gelişim sonucu hayatın tüm evrelerinden geçer, yaşlanır sonunda ölür ama o zamana ka­dar, bin bir meşakkatle karşılaşır, türlü acılara katlanır sonunda mukaddera­tına boyun eğer.

Bütün bu doğrulara rağmen, insanoğlu ölüm denen o acı sonu kabullenemez. Kabul etmek istemez bencil olduğundan. Hatta en berbat yaşamı bile ölüme tercih edenler çoğunluktadır. Sadece canlı ve yaşıyor durumdayken, Yüce Allah tarafından yanına alınan yegâne insan, İsa (Mesih) Aleyhisselam’dır. Hz. Meryem’in oğlu olup, babasız olarak dünyaya gelmiştir, Dünya’yı tekrar onurlandıracağından hiç şüphemiz yoktur.

İki kapılı bir handayız ve gidiyoruz gündüz gece. Bu deyiş Merhum Âşık Veysel’e aittir. Tam isabet kaydetmiş merhum şairimiz. Gelenler de, gi­denler de o handan geçmek zorunda. Bazıları aheste-aheste, bazıları da, hızlı olarak geçip gitmekte! Bazıları ana rahminde, kimileri çocuk yaşta ya da çocuk denilecek yaşta, bazıları delikanlılığa adım atarken, ya kötü bir hastalığa düçar olup veya trafik kazalarında ailelerini üzüntüye boğanlar…

Mezarlıklarda insanların en sevgili, en değer verdikleri canlar yatmaktadır. Evlerimizin direği olarak kabul edilen babalarımızın terk-i dünya etmeleri apayrı bir yıkıntıdır. Dünya hayatının özeti, İKİ KAPILI BİR HANDAN İBARETTİR. O giriş kapısında herkesin adı soyadı vardır da, doğduğunda bir parantez açılır. Handa biraz eğlettikten sonra çıkıp gidiyoruz ve parantez de kapanıyor. Bütün haya­tımız o iki sayı arasına sıkıştırılan çizgide. Bazen o çizgi çok kısadır yukarıda söylediğim gibi, bazılarımız için parantez erkenden kapanır.

Hepimizin hayatı bir parantezin içinde, kimimizin ki kitap sayfa­larına basılır, kimimizin ki mezar taşlarının üzerine kazınır. Ona da şükür. Ya şehitlerimiz… Onlar için öbür tarafta bir sorun olmayacak diye düşünmekteyiz. Ama içlerinde bazıları var ki, asker tayını midelerine girinceye kadar, evlerinde doğru dürüst karınları doymayan kahraman evlatlarımız. Ve onlar, er-erbaş ay­lıklarını, yoksul ailelerine gönderecek kadar da asil insanlar.

Toprağa verdiğimiz değerli insanlarımız, sevgililerimiz için rea­list bir ifadeyi, yani toprağa verildi demeyiz de; Ecel şerbetini içti, ruhunu teslim etti, rahmetli oldu, hayatını kaybetti, Emr-i hak vâki oldu, Rahmet-i Rahmân’a kavuştu, Ahirete intikal et­ti, rahmetli oldu VE ŞEHİT OLDU…

Erkekler de ağlar… Ağlamak insanı rahatlatır. Acze düşerek ağlamak daha bir başkadır. Gencecik sevdiğinizin size bakan gözlerini ellerinizle kapatıyor ve toprağın buz gibi koynuna veriyorsunuz. Daha sonra başınızı yukarıya kaldırıp “YAPTIĞINI BEĞENDİN Mİ?” diye isyan ediyorsunuz, yukarıdan “TIK YOK” acımasız alacaklıdır, alacağını kuruşu kuruşuna ve zamanında tahsil eder. Bu söylediklerim için benden hesap sorulacaktır. Bunu biliyorum. Zaten yeteri kadar günahkârız, biraz daha olsun. BENİ KENDİSİ YARATTI…

Mutlu olun, mutlu kalın… SAYGILARIMLA

Günün Nabzı

Zihin ve Beden Aktif Tutulmalı…

Zihin ve beden aktif tutulmazsa ne olur? Alzheimer denilen bir hastalık vardır ya… Bu hastalığın ortadan kalkması şu ana kadar mümkün olmamıştır. Olacağını da hiç sanmıyorum.  Bu hastalıktan korunmak için tek bir formül yok. Şu vitaminle, bu besile katkısı alınsın falan filan. Öyle bir reçete de yok.

Ancak, zihinsel aktivitelerin insanları Alzheimer hastalığına karşı, tamamıyla değil ama belli bir ölçüde koruduğu biliniyor. Deneyin! Günlük işlerde zihinlerini kullanarak çalışmak zorunda kalan hastalarda bu rahatsızlık, bedensel çalışanlara göre daha az görülüyor.

Eğitim ve zihni korumak da hastalığa karşı belli bir koruma sağlıyor. Yüksek eğitimlilerde Alzheimer hastalığı, düşük eğitimlilere göre daha az. Sözü buraya getirmişken; bulmaca çözmek, satranç, dama oynamak, yazmak, okumak, düşünmek… Bu rahatsızlığı bir yere kadar önlüyor. Bunlardan daha önemlisi… Fiziksel aktiviteler, egzersizler ve özellikle yürüyüş yapmak, bu hastalığın canına okuyor. O zaman sizde işe spordan başlayın. Vergisi yok algısı yok…

Günün Sözü

Sevmek, sevileni işgal değildir…

Öcal’dan İnciler

Yaşlıların içinde, hep bir genç vardır

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here