Yeni Yılımız Kutlu Olsun

0
72

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Yeni yıla girmeye bir kala trafik kazaları ile yitip giden genç insanların güleç yüzü nerdeyse ülkemizin üzerinde dolaşan kara bulutlardan daha koyu bir damga  vurdu gönlümüze. Ancak hayat devam ediyor ve denizde bir damla gibi görünüyor bütün bu tüyler ürperten olaylar dışarıdan bakan herkese.

Keşkeler hiç işe yaramıyor. Başsağlığı dilekleri, tatlı birkaç hatır alma sözü hiç duyulmuyor bile olayların şimdiki sahiplerince. Tabi yaşayan bilir ancak  böyle ayrılıkların hikayesini ve çekilen bütün anlatılmaz acıların mahiyetini. Ve herkes bir gün öğrenmek zorunda kalacaktır bunu ancak diliyorum ki sıralı olsun kayıplar her ne kadar her ölüm erken görünse de. Elden gelen yalnızca şimdi, olay sahiplerinin yanında olduğumuzu ve acılarını paylaştığımızı fısıldamak…

& & & & &

Ve sevgili okuyucularım yine yeni yıla 4 kala içinde olduğumuz yılı sanatla uğurlamak adına gerçekleştirdiğim “Hoş görü ve Renklerin Suyla Dansı” adlı gelenekselleştirdiğim sergiden ufak notlarla devam ediyorum. Arkadaşlarım bu işten çok memnun; “Bize çok iyi  geldi bu sanatsal faaliyetler en azından bir haftadan beri gündemin yoğunluğundan kurtulduk. Ve kendimizi sanatın yumuşak kollarına bıraktık. Konserler, tiyatro ve sergiler. Çok iyi geldi doğrusu.” Bu arkadaşlarımın hissetlikleri şeyler. Ve bu ne kadar güzel ki hareketlerine davranışlarına yansıyor. Bendenizin de tabi ancak paylaştıklarım görünenler ama en yakınım bile bilmez içimdeki bilmeceyi. Arap saçına dönmüş içim çözemiyorum. Bir bulutların üzerinde dolaşıyorum bir ölümün düşlerinde. Kimse görmüyor ama ne bulutlar üzerinde dolaştığımı ne de ölümle dans ettiğimi. En az beş kez, bu üç gün içinde onu çağırdığımı da  ve koynunda dinlenmek istediğimi söylediğimi de.

Bir tek amacım vardı Ebru sanatına yeniden dikkat çekmek. Ve başka, sanat dalları ile onu desteklemek. Bu amacımı anlattığım bir yakınım, “Ne sergileyeceksin?” dedi. Ve hemen ardından ekledi “kendini mi?” Önce şöyle bir irkildim. Nasıl bir yanıt bu! Yüreğim kabardı nabzım hızlı, hızlı atmaya başladı. Ama hazır cevaplığım yetişti imdadıma. “tabi ki kendimi sergileyeceğim” dedim. “Elimin değdiği fırçamın salındığı, suyun boya ile  dans ettiği her anın sahibiyim, her bozuk kağıtta bendeniz varım ve her düzgün kağıtta, çöpe gidende de varım  baş köşelere asılanlarda da varım. Eserlerim  sana uyar, uymaz beğenirsin beğenmezsin ama hepsi benim olduğum gibi benim… Onların benden ayrı olması düşünülebilir mi? Ve hepimiz biriz tek parçayız, yaratanla yaratılan. Ve doğal olarak kendimi sergiliyorum onlar da.”

Anladı mı anlamadı mı bilmiyorum. Benliği ona bendenizi incitmek için emir vermişti ama gerçeğe tosladı. Ve yinede amacı incitmek olduğu içinde acıttı gerçeğe rağmen. İtiraf ediyorum. Ve demek bendeniz ne kadar incitiyormuşum ki onu sanatımla o da benden bu şekilde intikam alıyor!!

Ve eserlerim satışa sunulmuyor yalnızca görsel. Bu da anlaşılamıyor. Bu da yoğun tepki alıyor. El vermek, öğretmek ücretsiz olur benim bildiğim bu. Öğretenin bir tek ücreti vardır, öğrenenin başarısı. Ve bunun için teşekkür bile fazladır. Ama bunu anlatamıyorum. Ve biliyorum ki bendeniz  bu dünyanın insanı değilim doğduğum dakikadan beri.

Arkadaşlarım iki gün bana boyun eğdiler üçüncü gün daha güzelini yapabilmen için bunları göndermen gerek dediler. Ve üzerlerine satış ücreti koydular. Ve pazar yerine sürdüler bizi. Ama içimden geçenlerden  haberleri yok. Bu kişisel olarak gerçekleştirdiğim sekizinci sergim. Ve bugüne dek, bir kuruş girmedi cebime, kendimi satamazdım ama kazandığımı bağış yapabilirdim ve yaptım. Buna şahittir yer gök.

Bunu anlamayanlar çok incittiler ve hala incitmeye devam ediyorlar ama asgari ücretle gelip çok büyük bir emekle ortaya çıkardığım esere talip olanlar var ya, işte benim yüreğimin en güzel devaları. Ve sergimi topladığımda o sevgili insanı bulup bu değerli tezhip çerçeveli Mevlana tablosunu hediye edeceğim.

Ve şimdilik sağlık ve sevgiyle kalalım hep birlikte sevgili okuyucularım. Konuklarım gelmiş salonun önünde bekleşiyorlar hemen gitmek zorundayım yazımı yarın noktalarım inşallah. Yeni yılın hepimize sağlık ve sevgiyle huzur ve güzelliklerle gelmesini diliyorum. Yase

Şubat Güneşi

“Benjamin Buton” Gibi

 Zeynep Ahmet’in kanatların altına tünemiş. Minik bir serçe gibi… Can kulağı ile dinliyordu. “Üniversiteye gittiğim yıl tanıdım onu. Oya güzel sanatlar fakültesinde resim eğitimi alıyordu. Ben de aynı okulda sanat tarihi okuyordum. Biz İstanbul’da yaşıyorduk annem bankada çalışıyor babamda doktor. Ağabeyim ve ben özel bir lisede okuduk. Ağabeyim tıp fakültesini kazanmıştı. Ben sanat tarihi… Ağabeyim ile çok iyi anlaşırdık her zaman. Tabi şimdiye kadar iyi anlaşırız.”

“A senin abin mi var?”

“Evet, belki yakında tanışırsınız!”

“Belki” diye kız iyice sokuldu Ahmet’e.

“Okulun ilk yılı kimseyle arkadaş olmadım, derslerime çok iyi asılmıştım. Niyetim bölümde birinci olmaktı, bunun içinde ilk yıldan başlayarak çok çalışmam gerekiyordu. Ve aslında yalnızlığı seviyordum. Okuldan sonra çok zaman fotoğraf makinemi alıp İstanbul’un tarihi mekânlarını, eski sokaklarını dolaşıp resim çekiyordum. Hayatım düzenli ve rahattı, Oya’yı tanıyana kadar. Onu “Yeni Cami”de resim çekerken gördüm ilk kez. Arkadaşları ile camiyi dolaşıyorlardı. Çok güzel ve alımlıydı. Resim çektiğimi görünce arkadaşları ile yanıma gelip ‘Bizimde resmimizi çekebilir misiniz?’ diye kendi dijital makinesini uzatmıştı. Annelerimize göndereceğiz de. ‘Onlar İstanbul’u çok merak ediyorlar.’

Sonra da dört kız arkadaş yan yana gelip birbirlerine sarılmış ve kameraya kocaman gülmüşlerdi… Daha sonra onlarla Eminönü’nde balık ekmek yemiştik. Ertesi gün okulda karşılaştık. Ve arkadaşlığımız çok ilerledi. Her şey yolunda gibiydi. Bazen birlikte resim çekiyorduk, fotoğraf makinemi ağabeyime bile veremezken ona emanet edebiliyordum, fotoğraf çekmenin inceliklerini öğretiyordum.” Ahmet anlatmaya devam ederken Zeynep huzursuzca kıpıdandı tünediği kanadın altında.

“Mımm lütfen rahat durur musun kıpırdayınca battaniye kayıyor sonra ikimiz üşüyeceğiz.” “Ben zaten üşüyorum” diye mızmızlandı kız. “Ciddi misin sen, neden söylemiyorsun? A evet ya ellerin donmuş.  Dur şömineye bir bakayım.” “Dikkat et yerde cam kırıkları var” diye Zeynep uyardı yine. “Teşekkür ederim Zeynep unutmuştum gerçekten.”

Ahmet şömineye odun atıp annesinin şarjlı halı süpürgesi ile yerdeki kırıkları iyice temizledikten sonra döndü mutfağa. Zeynep battaniyelere sarılmış oturuyordu. “Hadi gel salon temizlendi, ateş güzel, güzel yanıyor orada ısınırız” diye eğilip kızı kucakladığı gibi salondaki koltuğa bıraktı. Kızı kucaklamak garip bir huzur veriyordu Ahmet’e kendisinin de ayrımında olmadığı. “Sıcak bir şeyler içelim iyi gelir şimdi. Sütlü kahveye ne dersin?” “Olur, ama mutfak soğuk.” “Merak etme. Hareket edince ısınıyorum.”

Ahmet beş dakika sonra iki kocaman bardak sütlü kahve ve kurabiyelerle döndüğünde Zeynep başı yana düşüşmüş uyuyordu bile. “Ah Zeynep, sen hep uyur musun?” diye söylenerek tepsiyi sehpaya koydu. Sonra kızın başını düzeltmek için eğildi. Şöminedeki ateş kızın yüzünde gölgeler oluşturuyordu. O kadar masum o kadar zarif görünüyordu ki Ahmet şefkatle gülümsedi sonrada eğilip hafifçe yanaklarından öptü, kahve bardağını alıp kızın hemen yanına oturdu. Kahvesini içmeye başladı ki gözleri kör eden bir şimşek çaktı ardından gök korkunç bir gürültü ile gürledi. Ev yerinden sallandı adeta. Zeynep dehşetle gözlerini açtı. “Ahmet neredesin?” diye bağırdı. Ahmet hemen “Korkma buradayım” Ama daha o lafını bitirmeden,  arka arkaya şimşekler çakmaya başladı. Zeynep korkuyla yattığı yerden fırladı.

Ahmet kolunu kızın omzuna atıp “korkma yakınlarda bir yerde yıldırım düşmüş olmalı ama şimdi geçti” dedi. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya başlamıştı yeniden. “Her işte bir hayır var derler ya. Çok doğruymuş, eğer anahtarını kaybetmeseydin şimdi evde yalnız olacaktın ve belki çok korkacaktın.” “Evet, aslında korkmam ama bu gürültü gerçekleten korkutucu. İyi ki varsın Ahmet.” “Ah canım benim, sende iyi ki varsın. Sen olmasaydın inan bana bende korkardım.” “Hadi ya” “Tabi ne sandın, ben senin gibi cesur değilim ki.” “O zaman iyi ki varmışım” diyerek kıkırdamaya başladı kız. “Hım sen uyandın belli kahve hazır soğutmadan içmek ister misin?” “Teşekkür ederim.”

Ahmet sehpadan kahve bardağını alıp kıza uzattı tabağa birkaç tanede kurabiye. Zeynep kahve bardağını aldı. Kocaman bir yudum çekti, sonrada öksürmeye başladı. Ahmet sırtına hafif, hafif vurarak, “Arkandan kovalayan yok ki güzelim ağır ol biraz” dedi. Şimşekler çakmaya devam ediyordu kalın perdelerin ardından bile ışık gözlerini kamaştırıyordu. Zeynep, iki öksürük arasında, “Aynen filmlerdeki gibi” dedi. “Ne filmlerdeki gibi?” “Bizim şimdiki durumumuz. Yağmur yağar kızla oğlan tanışır sonra olaylar gelişir falan. Hiç anlamazdım birkaç saate nasıl bu kadar samimi olabiliyorlar diye demek olunabiliyormuş.” “Yani şimdi biz öyle miyiz?” “Tabi öyleyiz. Oysa ben öyle hemen insanlara güvenen biri değilim.

Ve bu yaşıma kadar adından başka bir şeyini bilmediğim birinin evinde yalnız kalmadım. Ve bir battaniye altına girmedim. Annem görse çok kızardı. Hoş annem olsa burada ne işim olurdu ki zaten?” “Peki şimdi kötü bir şey mi bu?” “Kötülük dediğin nedir ki, kime göredir? Yani bana kötü gelen, başkasına gelmeyebilir. Ben kötüyü sildim kafamdan. Kötü yok benim hayatımda.” “Sen ne zaman bu kadar büyüdün ve kötüyü sildin?” “Ben büyük doğmuşum zaten ‘Benjamin Buton” gibi. Arkası Yarın

Günün Şiiri

Ağıt ve Raks

Ben oyumu felakete veriyorum seyda
sana dönük yanımda çengiler mat oluyor
saadet-zedelerin morga çevirdiği bir dünyada
bana alevden kostümlerle dans etmek düşüyor
ve seyda ben oyumu felakete veriyorum

Yolum uzadıkça kabaran direncimi
her düştüğüm yeri öperek bileyliyorum
kolay gele demek de nerden çıktı seydam
gürbüz doğumlarda bir nice ananın harcandığını
imbatla gelenin kabayelle gittiğini biliyorum

senin aldanmak dediğin bana merhem oluyor
gördüm kışı zorlu geçmeyen yılın baharını da
saksıya dikme gülleri ilk güneşle soluyor
işte bu kısrak yokuşta çatladı demen için seyda
dünyanın tüm düzlüklerine kin besliyorum.

Geç bi yol, nazlı güleryüzlü şiirler yazamam ben
esenlik şölenleri bitti vakt-i cerağanda
vakt-i kahırda hüzün fasılları demidir bu dem
gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta
ama ne Raks\’ı ne Ağıt\’ı ben Endülüs\’ü evetliyorum

Artık bol kahkahalı çok şükürleri bıraktım
esenlik bildirilerini harcıalem mutlulukları
denizi uslu gösteren kartpostalları yaktım
fakat seydam bir avuç külü yakamadığım için
ben oyumu felakete veriyorum.

Mustafa İslamoğlu

Günün Sözü

Çalışma uçup gidebilen bir alışkanlıktır; bırakması kolay, yeniden başlaması zor bir alışkanlık.

Victor HUGO

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here