Netteyiz Yeniden!

0
70

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Herkes soruyor; “Neden, uzun zamandan beri İskenderun’un ilk gazetesi olan İskenderun gazetesi, ilkelerinden ödün vermeyen en güvenilir gazete internette değil?” Evet, uzun zamandır yok’uz nette, en büyük sıkıntıyı biz yaşadık Gazipaşa’da habersiz kalınca doğduğumuz yerden bir garip algıladık kendimizi. Ve sevgili İlyas’la konuşunca sorunlar olduğunu anladık. Tabi halledilemeyecek sorunlar değil.

Ve dün bir bakayım dedim sorunlar bitmiş mi? A karşımda duruyor, kırmızı puntolu İskenderun yazısı. Nasıl güzel bir şey ya rabbim! İskenderun yazısını böyle, duru alçak gönüllü ve güçlü görmek, bir tıklayınca? Kalbim hemen “tok”ladı. Gülümseme yerleşiverdi yüzme, bütün kaslarım canlandı bir anda. Ahh ya biz ne garip duygusal yaratıklarmışız da haberimiz yokmuş kendimizden!

Neyse nette ki yerimizi aldık almasına ama yine de bazı eksikler var. Tabi nedenleri de. O nedenler en yakın zamanda giderilecek ve eskisi gibi güncel haberlerimiz köşe yazılarımız ve sevgili Semir Bağırsakçı arkadaşımızın bir klasik haline gelen “fotoğrafların dili köşesi” ile ve daha bir sürü yenilikle karşınızda olacağız. Bundan önceki yıllarda olduğumuz gibi.

Bizi bekleyin. Yokluğumuzdan dolayı bizi merak eden ve soru yönelten bütün okuyucularımıza yürekten teşekkürler. Sizin ilginiz ve güveninizle 67 yılı geride bıraktık. Ve gözümüz daha nice 67 yıllarda yine sizinle hep beraber.

& & & & &

MÜZİKLE GELEN SAĞLIK…

Ve sevgili okuyucularım dün (Pazar gecesi) TRT’nin “okul” kanalında/ “senfonik sesler” diye bir program vardı… Programın solisti Fatih Erkoç’tu.

Her pazar böyle bir program var mı okul tv’de bilmiyorum. Çünkü çoktan beri tv bakmıyorum. Şimdi yağmur yağdı, hava serinledi ve bizler azıcık üşüyüp evin içine girince ve saat azıcık ilerleyince bir dolaşalım istedik şöyle bir polisiye filmi ya da eski bir aşk filmi yakalayabilir miyiz diye. A birde baktık nefis bir ses, tüyleri diken, diken eden bir sükunetle çağlıyor. Hemen demiri oraya attık. Ve orada kaldık. Program sonunda gerçek bir doyum ve mutlulukla ve yine içimi kavuran bir özlemle doluydum. Çünkü önceden sizinle paylaşmıştım. Çocukluğumuzda kardeşimle oynadığımız radyoculuk oyunlarında avaz, avaz şarkı söyledik. Ben klasik müzik delisiydim aynı zamanda. Bu iş ortaokulda ve lisede bile sürdü ağzımız açılınca şarkı sözleri dökülürdü dilimizden. Yalnız biz değil, ablamda söyledi, annemde mutfakta çalışırken. Ama sonra bir zaman geldi. Bitti şarkımız bir dondu ağzımızda sözler, artık sessizdi her taraf. Ancak çocukluğunuzda bir şeyi yapıyorsanız ve seviyorsanız ondan vazgeçemiyorsunuz. Yeniden şarkı söylemek istediğimizde şarkı söyleyemediğimi anladım. Gizli, gizli kendimle çalıştım. Ama umutsuz vakaydım o kadar mı detone bir ses çıkar insandan! Müzik derneklerine falan takıldım uzun zaman yok ses detone yani ondan hiçbir şey çıkmaz. Zaten şarkıcı falan olacağım yoktu ki yalnızca kendi kulağıma sevimli gelsin sesim, yok gelmiyor. Bu yüzden, en büyük özlemim ve isteğim her zaman kayarcasına şarkı söyleyebilmektir. Dün Fatih Erkoç’la birlikte söylüyordum ama kendime duyurmadan sesimi. Çok zevk aldım çok rahatladım, aylarca süren gerginliğimin dalga, dalga dağıldığını algıladım bir de eşlik ettim ya eğri büğrü. Aynı duygularla daldım gittim ya şarkıların yüreğine! Daha nasıl erimesin gerginliğim ve rahat bir uyku neden gelmesin ki ardından.

Bazı hastalıklar müzikle tedavi ediliyor, milattan önceden beri böyle bir yöntem var demek. Adamlar biliyorlar bu işi, gerçekten en iyi ilaçlardan biri müzik. Ve “sanatı olmayan milletin hayat damarlarından bir kopmuştur” diyen büyük önder Atatürk’te demek bunu işaret etmiş!

& & & & &

VE YİNE BİR ŞİKAYET VE EMPATİ…

Ve sevgili okuyucularım düşünüyorum ki müzikle sanatla ilişkisi olmayan insanlar duygudan şefkatken biraz yoksun oluyorlar. Şöyle ki. Yine kulağıma gelen çok acı bir olay. Düşündürücü ve yine düşündürücü… İlk eğitim de okuyan bir öğrenci. Maddi durumu çok parlak olmayan…

İngilizce dersinde öğretmen çocuklara soruyor “İngilizce Türkçe sözlüğünüz var mı?” Çocukların hiç birinde tık yok. Bu çocuk hemen sıranın altından kapağı eskimiş sayfaları sararmış bir sözlük çıkarıp “bende var öğretmenim” diyerek kitapçığı öğretmene uzatıyor büyük bir hevesle. Genç öğretmenin sözlüğü eline almasıyla sıraya fırlatması bir oluyor. “bu gazetelerden birinin verdiği sözlük bu olmaz” diyerek. Çocuklar hep birlikte gülmeye başlıyor. Sözlüğü uzatan çocuk üzgün ve utanmış olarak başı eğik, gözlerinden süzülen yaşları göstermemeğe çalışarak. Düşünüyor. Oysa o küçümsenen sözlük iki üniversiteli abisine yoldaşlık etmişti ikisi de o sarı sayfalı kitapçıktan faydalanmışlardı. Şimdi neden böyle fırlatılıyordu bu kitapçık? Sonra çocukların hiç birinde yok ama ben düşünüp getirdim. Bunun hiç mi önemi yok?

Eve gelince annesine söylüyor. Kadının ilk tepkisi hemen okulla gidip öğretmene bu davranışının hesabını sormak oluyorsa da yakınları, eğer böyle bir şey yaparsa öğretmenin daha sonra çocuğa takacağının söyleyerek ona engel oluyorlar. Şimdi ne yapsın veli? Ortada bir şey yokmuş gibi yaparak çocuğa “öğretmen böyle bir şey yapmak istememiştir mi” desin. Ki dedi zaten… Sonrada öğretmenle çocuğuna takar diye hiç görüşmesin mi? Bazı öğretmenlerin bazı öğrencilere taktığı gerçeği ne yazık ki var. Ve hepimiz en azından birinin takıntısına uğramışızdır.

Okula başladığımız andan itibaren annemizden önde gelen öğretmenlerimizin bazılarının bu davranışı gerçekten iç acıtıcı. Ve bunlar sanırım kendileri ile barışık olmayan şarkı söylemeyen sanatla hiç ilgilenmeyen insanlar. Belki yaşam zorlukları onları böyle yapan… Ancak hepimiz çocuktuk ve empati yapmamız kolay. Öğretmen bu davranış kendisine çocukken yapılsaydı ne hissederdi diye bir an olsun durup düşünmüş müdür acaba?

Keşke azıcık empati yapabilseydi ve azıcık müzik dinleyebilseydi belki o zaman. Kendine bu kadar acımasız davranmasaydı, öğretmemelerimiz geleceğimizi şekillendiriyor. Yüz yaşına varsak bile öğretmemelerimizin bizim üzerimizdeki haklarını, davranışlarını unutmuyoruz. Yaş bir ağaca kazılan harfler gibi kazınıyor beynimize yüreğimize davranışları. Öğretileri.

Ya rahmetle anıyoruz ya da sitemle.

Öğretmelik bir meslek değil bence, ona para ve paha biçilmez. Bir kendinden vazgeçiştir, çocuklara adanmışlıktır öğretmenlik. Aynen doktorluk gibi… Hata kabul edilmez bu adanmışlıkta. Belki abartıyorum ama ben öğretmen olsaydım böyle olurdum.

Ve benim düşünceme göre o anne öğretmene gidip davranışının hatalı olduğunu, çok tatlı bir dille anlatmalı. Sitem etmeden, kızmadan, başkalarına duyurmadan… Olur ya o da belki pişman olmuştur sonardan ya da duygularına esir olmuştur ya da davranışının ayrımında değildir. Sıradan sanıyordur bu tarz davranışı falan hatasını söylemek ona yardım babında iyi olur diye düşünüyorum. Korkup sinmek ya da kavga etmek doğru davranışlar değildir bence. Ve “tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” diye bir atasözü vardır ki ona çok inanırım ve tatlı dil işe yarayacaktır diye düşünüyorum, belki bir dostluğun kapısını açacaktır kim bilebilir ki? Belki aslında çok agresif hesap sormalardır öğretmenin çocuğa takmasına neden olan? Tabiî ki olabilir. Velilerinde bu durumda ön yargılarından ve aşırı duygulardan sıyrılıp akılcı, anlayışlı ve sakin, çocuklarına ve kendilerine nasıl davranılmasını istiyorlarsa o şekilde davranmalı öğretmene ve aslında herkese. Bu her konuda çok önemlidir, kuşkusuz ve sonunda kazanan biz oluruz. Bunu unutmayalım ve yaşam şekli yapmaya çalışalım. Sanatı yaşamımızdan çıkarmadan… Ve sağlık ve sevgiyle kalalım hep birlikte sevgili okuyucularım. Yase

Günün Şiiri

ANKARA

Niçin sevilir bir kent

Ekmeği suyu insanı için mi

Yoksa uğultusundaki

o sürekli derinlere kaçan

eskil renkten mi

Yoksa gizlediği için mi

suçlarımızı

gökyüzünden kırlardan

Niçin sevilir bir kent

Bilmem ki.

Ama artık zamanı geldi

İtiraf etmeliyim

Seviyorum bu kenti ben de

Bir kadını sever gibi.

İçim içimi yiyor kimi zaman

Kızıyorum gördükçe hafifliklerini

Ama çıkıp baktığımda tepelerinde aşağılara

İnip yitirdiğimde kendimi

o buğulu sokaklarında

Anlıyorum onsuz edemeyeceğimi

Niçin sevilir bir kadın

Bilmem ki.

Ankara

Ey aziz kentim benim

Bana kimliğimi kişiliğimi verdin

Zor günlerde sen emzirdin

yetim şiirlerimi

Ey güzeller güzeli

Mustafa Kemal’in gelini.

Göğe atılırken taş kesilmiş

Çift başlı bir Hitit kartalı gibi

Bakarken Anadolu’ya

Asıldım ayaklarına

Boynumda Midas’ın armağanı

Gümüş bir gemi çapasıyla

Dolaşıp duruyorum

Ay ağılı dolamlı

Düş çanağında.

A.Kadir PAKSOY

Günün Fıkrası

Polis müfettişi incecik güzel sekretere sormuş, “Patronun neden kendini pencereden aşağı attı?” diye… “Bilemiyorum..” demiş kız, “Bana her zaman çok iyi davranırdı… 2 ay önce bana çok pahalı bir vizon kürk aldı, geçen ay da spor bir araba… Bugün 3 karatlık çok kıymetli pırlanta bir yüzük hediye etti ve sordu, ‘Sana sahip olabilmem için daha ne bedel ödememi istersin?’” “Peki, sen ne cevap verdin?” “Ben sadece ‘Ofisteki diğer adamlar gibi bir saatliğine 50 dolar verseniz yeter’ dedim!..”

Günün Sözü

Herkes aya benzer, kimseye göstermediği karanlık bir yüzü vardır.

Mark Twain

Dünyada taklit edilemeyen tek şey cesarettir!

Napoleon

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here