Mutluluğun Kokusu…

0
75

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Hava kapalı, yağmur yağıyor, evde taze kahve kokusu dolaşıyor. “Mutluğun kokusu bu” diye düşünürüm. Her sabah sıcak taze kahve kokusu mutluluğa giden yola atılan ilk adım gibi gelir ben denize. Özellikle bu kapalı havalarda birde yağmur yağıyorsa… Mutluluğun kokusu çizilebilir mi? Belki çizerdim, kardeşimde yanımda olsaydı. O zaman yalnızlığımızı unutur, çocukluğumuza döner, özgür ve kaygısız günlerimizi anımsardık. Belki o zaman mutluluğun kokusunu çizebilirdim…

Her sabah mutluluğun kokusunu yudumlarken, düşlere dalarım, geçmişe giderim, mabet gibi kutsal saydığım yeşil panjurlu ama panjurları her zaman kapalı olan kitap odamıza. Orada kahve içmek kutsal bir merasimde sonsuzluğun iksirini yudumlamak gibi bir şey olurdu her zaman. Acı kahve kokusu kitap kokusuna karışır ve halıların yün kokusu ile  harmanlanır. O nasıl bir şeydir bilir misiniz? Yaşamayan o kokuyu tanımayan bilemez tabi. Kutsal mekanın, kahve kokulu sessizliğinde kahve içmek. Abidin Dino’nun “Mutluluğun resmini yapabilir misin?” diye soran Nazım’a verdiği yanıt gibi gelir bendenize. Bir zamanlar “Mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” demiş Nazım. Abidin Dino da cevaben:

“…..Gidebilseydik meserret kahvesine,

İlk karşılaştığımız yere ve bir acı kahvemi içseydin.

Anlatsaydık O günlerden, geçmişten, gelecekten,

Ne günler biterdi, Ne geceler…

Dinerdi tüm acılar

seninle bir düş olurdu ayrılığımız,

Anılarda kalan.

Ve dolaşsaydık Türkiye’yi Bir baştan bir başa.

Yattığımız yerler müze olmuş,

Sürgün şehirler cennet.

İşte o zaman Nazım,

Yapardım mutluluğun resmini

Buna da ne tuval yeterdi; Ne boya…”

Şiirini yazmış;  sanıldığının aksine, resim yerine. Artık ne halı kokusu ile harmanlanmış kitap kokulu acı kahve merasimleri var. Ne de geçmişten gelecek. Ama şu “an” var elimizde. Ve anılarımız diğer elde. O halde “anın” mutluluğunu geçmişin gölgesinde bırakmayalım. Sıyrılsın bulutlardan şu “an” aynen şimdi açan güneş gibi. Ve şimdilik sağlık ve sevgiyle hep birlikte kalalım sevgili okuyucularım. Yase

Ve sevgili okuyucularım. Sayfa konuğum  Bedri Rahmi Eyüboğlu bu sabah.
Gitti Gider
Gönül, kararın bulurum
Ten yıpranır, elden gider.
Üstüne kilit vururum,
Kul, köle, kurban olurum
Can çekişir, elden gider.
İki gözüm iki çeşme,
Düşerim canın peşine
Yar tükenir, elden gider

Bedri Rahmi EYÜBOĞLU

Sarhoşum

Sarhoşum çok şükür dilediğim gibi

Bir ben yok artık benden içeri

Onunla göz göze, diz dizeyiz

Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş

Çok şükür biz bizeyiz

Sarhoşum

Caddenin göbeğine oturmuşum

Aklıma eserse sırt üstü yatabilirim

Nara atabilirim

Kem gözler umurumda  değil

Ben kendi gözlerimden kurtulmuşum

Sarhoşum, sarhoşum sarhoş

Doğrudur

Bırakın bağırayım avazım çıktığı kadar

Görüp göreceğim rahmet budur

Bedri Rahmi EYÜBOĞLU

Sitem

Önde zeytin ağaçları arkasında yar
Sene bin dokuz yüz kırk altı
Mevsim, Sonbahar
Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim
Dalları neyleyim.
Yar yollarına dökülmedik dilleri neyleyim.

Yar yar…
Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar
Değirmen misali döner başım
Sevda değil bu bir hisim
Gel gör beni darmadağın
Tel tel çözülüp kalmışım.
Yar yar
Canimin çekirdeğinde diken
Gözümün bebeğinde sitem var

Bedri Rahmi EYÜBOĞLU

Kara Sevda

ve nihayet gelip çattı
Bir dilimi zehir zıkkım
Bir dilimi candan tatlı.
Masallarla indi yere
Sebil oldu cümle hikayelere
kara kara kazanlarda kaynadı
Diyar diyar al kanlara boyandı
Türkülerde ateş alev yandı tutuştu
Gördes kiliminde nakış
Minyatür bahçelerinde suret kesildi.
Ve nihayet gelip çattı
Elveda belirsiz bedava sevince
Uçan kuşa eşe dosta elveda
Bütün haşmetiyle gelip çattı
Bir dilimi zehir zıkkım
Bir dilimi candan tatlı.

Bedri Rahmi EYÜBOĞLU

Şubat Güneşi

Ölüme Yakın Bir Yerde…

Zeynep bütün günü, orayı burayı karıştırarak  geçirmiş, akşam erkenden yine ilk geldiği gün uyuduğu  koltukta yine karın üstü uzanarak derin bir uykuya dalmıştı. Yolculuklar her zaman onu  yorardı,”bazı insanlar uçakla yolculuk yapınca jetlaks olur, ben otobüsle yolculuk yapınca  jetlaks  oluyorum” diye  kendi, kendi ile  dalga geçerdi. Ve en az iki gün uyumadan kendine gelemezdi.

Zeynep’in   uyuma şekli de psikolojisine  göre  değişirdi. Nasıl ki, uyuduğu odalar, koltuklar yataklar değişiyorsa  psikolojisine göre uyuma şeklide öyle değişiyordu. Unutmak istediği, ya da üstesinden gelmediği  olaylar  karşısın da, sığındığı tek liman karın üstü uyumak, çocukluğundan  kalan bir huydu bu. Sanki bütün sıkıntılarını, üzerine yatarak geçirecekmiş gibi abanırdı karnının üzerine…

Korktuğunda yada çok üzdüğünde ise   yan yatar, tostoparlak olana  kadar dizlerini karnına doğru çeker kollarını bitiştirir  yumrukları sımsıkı uyur. En sorunsuz zamanlarında ancak sırt üstü uzanır sere serpe uyurdu. Ki buda çok az uyuduğu bir şekildi.

Geldiğinden beri aynı koltukta karın üstü uyumasının nedeni beli ki hala üstesinden gelemediği olayların varlıklarını sürdürüyor olması! Kendisi ayrımında değilse de bu böyleydi.

Gecenin bir yarısı uykusunda konuşması, bazen gülmesi bazen ağlamasından da anlaşılıyordu zaten, üstünü örtmek anımsamak istemediği bir şeylerin olduğu. Ama yakında bütün örtmek istediği şeylerle hiç aklına gelmeyecek bir şekilde yüzleşecekti ölüme yakın bir yerde…

Arkası Yarın

Günün Şiiri

Ave Meria

Rüzgar tersine esiyor… Niçin?
Eski günler geri mi gelecek?
Kımıldıyor kozasında böcek
Bildiği hayata doğmak için.

Neden içimize doldu vehim?
Ah ümit, ümit yollar boyunca
Düşünmez miydi akşam olunca
Hacer’in kollarında İbrahim

Ve gemisinde Kleopatra?
Neden yine kaynaştı havalar?
Saadet mi getiriyor rüzgar
Dolarak erguvan atlaslara?

Elimize değen kimin eli?
Kimdir bu muammalarla gelen?
O mu helezonlara yükselen,
Saba ellerinin en güzeli?

Sesler mi çözülüyor derinde,
Nedir durup dinlediklerimiz,
Şarkı mı söylüyor semiramis
Babil’in asma bahçelerinde?

Omzundan örtüler kaydı yere.
Kim bu, kim? alnımızdaki yazı:
Gözlerinde günahının hazzı
Gülüyor saz benizli bakire.

Orhan Veli KANIK

Günün Fıkrası

Birinci sınıf öğrencisi okuldan dönünce annesine; “Bu gün öğretmen bize atlardan söz etti. Ama ben atın hala ne olduğunu anlayamadım” dedi.

“Neden?” diye sordu annesi.

“Öğretmen, atın yavrusuna tay, dişisine kısrak, erkeğine de aygır derler” dedi.

“Bunda anlaşılmayacak ne var çocuğum.”

“Peki, anneciğim ne zaman ata at diyorlar?”

Günün Sözü

İyimser, yaranın üstünde artık kabuk, kötümser ise kabuğun altında yine yara görür.

Herkese kulağını, ama çok azına sesini ver.

SHAKESPEARE

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here