Mevlana ve Şebi Arus!

0
64

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Bu sabah Şebi Arus yani Mevlana’nın ölüm tarihi olan 17 Aralık günü. Şebi Arus nedir peki? Şebi arus, ebedî vuslata -sonsuz kavuşma- erdiğini belirtmek için düğün gecesi anlamındadır “şeb-i aruz…”

Mevlana; “–Hamdım, piştim, yandım!..” diyor. Onu andığımız bu günde bize harika bir mesaj veriyor
“Ölüm gününde tabutum götürülürken, bende, bu dünyanın dert ve gamı var sanma! Dünyadan ayrıldığıma üzülüyorum zannetme!”

“Sakın ola ki, öldüğüm için bana ağlama! ‘Yazık oldu, yazık oldu!’ deme! Eğer ben yaşarken nefse uyup şeytanın tuzağına düşersem, işte hayıflanmanın sırası o zamandır!”

“(Fakat ben ruhumla büyük bir heyecan içerisinde vuslata doğru kanat açtığımda sakın ola ki) cenazemi görüp de; ‘Ayrılık, ayrılık!’ deme! Bilesin ki o vakit, benim ayrılık vaktim değil, (Rabbimle) «buluşma» yani vuslat vaktimdir!”

“Beni toprağın kucağına verdikleri zaman sakın; «Veda, veda!» deme! Çünkü mezar, öteki âlemin, cennetler mekânının perdesidir!”

“Batmayı, gözden kaybolmayı gördün ya, bir de doğmayı gör! Düşün ki, Güneş’le Ay batıp gözden kayboldukları zaman onların nuruna bir ziyan gelir mi?”

“Bu hâl, sana; batmak, kaybolmak gibi görünse de, aslında doğmaktır, yeniden hayata kavuşmaktır! (Hem de ebedî bir hayata…)”

“(Dıştan bakınca toprağın kara bağrında bir çukurdan ibaret olan şu) mezar, insana ha­pishane gibi, zindan gibi görünse de, orası aslında vuslata teşne ruhların (dünyanın iptilâ ve musibetlerinden) kurtulduğu (ve huzur bulduğu) yerdir!”

“Hangi tohum toprağa atıldı, ekildi de tekrar bitmedi; vakti gelince topraktan filizlenme­di? Niçin insan tohumu hakkında yanlış bir zanna düşersin?”

“Hangi kova suya sarkıtıldı da dolu çıkmadı? Can Yusuf’u neden kuyudan ziyan görsün, niçin feryat etsin?”

* * * * * *

“Ben (ten kafesinden kurtulunca) ölü idim, dirildim, ağlamaktayken tebessüme büründüm. İşlâhî aşkın devletine nâil olunca da, ebedî devlete (saâdete) kavuştu. Tanrım o saadete bizde erdir. Hamdık, piştik ve yanmak için bize zaman ver yardım et. Ve şimdi ne harika olurdu aramızdan biri neyzen olaydı ve bir üfleseydi şöyle derinden neyine. (sazlıklardaki kamışa hayat verdiği, onu “ney” haline getirdiği gibi, ki mesnevide “ney” sembolü altından bir dünya görüşü ve bir medeniyeti anlatılır. Neyzen olmakla bu dünya görüşünü öğrenmeye de talip olmak da ilişkilendirilmektedir.)

Bizde altından bir hayat görüşüne sahip olaydık ve hayat vereydi şu anda kendimizden geçeydik ve Mevlana’nın şu beytini okuyabilseydik. Yine okuyabiliriz dedim. Ha kamışa üflemişiz ha yüreklere olmaz mı? Zaten neyin amacı da bu değil mi? Hadi bakalım Mevlana’nın vuslat gününde şebi arus gününde Mevlana konuşsun biz dinleyelim.

Dinle neyden kim hikâyet etmede ayrılıklardan şikayet etmede… Ne demek istiyor bu sözlerle? Neyden dinle diyor. Konuşuyor, doğruyu söylüyor, hikayeyi biliyor ve şikayeti etmediğini gidenin ayrılıktan. Çünkü ayrılık dediğin “Mezarımın toprağı bir yudum şarap gibidir. Bedenimi içince, canım göklerin üstüne çıkar. O padişah değilim ki tahttan ineyim de tabuta bineyim. Benim fermanımın yazısı ebediliktir.

Harika…

Mevlana’dan Seçmeler

Gülen nar, bağı bahçeyi de güldürür;

Erlerle sohbet seni de erlere katar.

Katı taş olsan, mermer kesilsen bile

bir gönül sahibine ulaştın mı inci olursun.

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
ister kâfir, ister mecusi,
ister puta tapan ol yine gel,
bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…

Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeliyiz,
Şu tertemiz tarlaya başka bir tohum ekmeliyiz biz…
Beri gel, beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk?
Mademki sen bensin, ben de senim,

niceye şu senlik benlik…

Bu dünya zindandır;
Biz de dünyadaki mahpuslarız
Del zindanı kurtar kendini.

Tanrı, bize yardım etmek dilerse gönlümüze,

ağlayıp inleme isteğini verir.
Ne mutlu gözdür o göz ki O’nun için ağlar;
Ne kutlu gönüldür ki O’nun için yanar-kavrulur.
Her ağlamanın sonu gülmektir;
Sonu gören kişi mutlu bir kuldur.
Nerde akarsu varsa orada yeşillik vardır;
Nerde akan gözyaşı varsa oraya rahmet gelir.

Dizeleri ile… Ve biz aslında tarikatçı değiliz ancak sevdalıyız Mevlana öğretinse ve sevdamız karanlıklarda ve soğukta hem aydınlığımız hem ısımızdır. Ve şimdi sağlık ve sevgiyle kalalım hep birlikte sevgili okuyucularım. Yase

Şubat Güneşi

Ama Onu Korkutan Aydınlıktı. Canını Yakan Aydınlık…

“Ne düşünüyorsun?” Ahmet gözünü dikmiş ona bakıyordu. “Efendim” “Daldın dedim ne düşünüyorsun.” “Yok, öylesine sende dedin ya daldım işte” diyerek çay bardağına uzandı. Karanfil katılmış çayı iştahla yudumlamaya başladı ama böreklere ve simitlere hiç el uzatmadı. Daha doğrusu uzatamadı. Ne zaman elini uzatacak gibi olsa midesinde kötü bir kasılma ona engel oluyordu. Oysa sabahtan beri bir şey yememişti. “Börek harika olmuş sende bir dilim yesene” diye Ahmet börek tabağını uzattı. “Bir şey yemiyorsun!”

“Biliyorum nefis kokuyor yemek istiyorum ama herhalde yiyemeyeceğim.” “Rahatsız mısın?” “Yo değilim ama yinede yiyebileceğimi sanmıyorum. Belki sonra.” Ama sonrada yiyemedi hatta çayını bile zorla içti. Garip bir şekilde uyumak istiyordu. Kendini iyi hissetmiyordu. Uyumak ve Hatta mümkünse hiç uyanmamak istiyordu. Kahvaltı sonrası kendini zorlayarak gazete falan okuyarak zaman kaybetmeye çalışmasına rağmen olacak gibi değildi, nerdeyse ayakta uyacaktı. Sonunda, “Ben yatmak istiyorum” diyebildi.

Ahmet’in annesi vaizlerini hazırlamış mutfakta yemek yapmaya koyulmuştu. “Ama bir şey yemedin hani birlikte yemek yiyecektik” dedi Ahmet tin annesi. “Gerçekleten özür dilerim yiyebileceğimi sanmıyorum.” “Peki, tatlım kendini zorlama tabi’ ki yatabilirsin.” “Ben giderken seni uyandırmayım, gel bir öpeyim, seni tanıdığıma çok sevindim çok tatlı bir kızsın seni daha yakından tanımak isterim artık dönüşüm de inşallah. Kendine iyi bak olur mu?” “Çok teşekkür ederim her şey için. Size iyi yolculuklar diliyorum İstanbul’a bendende selam söyleyin lütfen.” diyerek kadına sarıldı gözleri dolmuştu. “Teşekkür ederim canım sevgilerini de götürüm merak etme. Hadi şimdi doğru yatağa ben giderken uyanıksan yine konuşuruz. Ahmet arabayla beni bırakacak garaja. Yağmur hala yağıyor bu gidişle sel olacak. Korkmazsın değil mi?” “Yok korkmam alışığım zaten.”

“Sen gerçekten özel bir kızsın bunu anlamıştım zaten hadi oyalanma ayakta duramıyorsun Allah verede ateşin yükselmesin.” “İyiyim ben yalnızca uyumak istiyorum” “Tamam, hadi git ve uyu öyle ise ve unutma bu ev senin evin gibi sayılır ona göre davran.”

Sözleri ikiletmeden nasıl odasına gitti , kendini yatağa nasıl attı hiç ayrımında bile olmadan kendini yatağa bir attı pir attı Ama o ne uyku? Kız uyumadı sanki karanlık bir kuyuya düşüp yok oldu. Evden çıkmadan önce Ahmet sonra annesi defalarca odasına uğrayıp ona baktılar ama o hiçbir şeyin farkında bile olmadı. uyuyordu öylece. Karanlıklar âleminde.

Yağmur yağmaya devam ediyordu bütün şiddeti ile bu İskenderun’da çok olağan bir şey değildi. Ve sonunda İskenderun önemli su yollarından biri olan Feyezan kanalı taştı. Ki zaten sorunlu bir kanaldı. Ve kanal kenarındaki konutların adetaya çöplüğü idi. Herkes nasıl bir mantıkla bilmiyorum evin önü sayılabilecek bir alana çöpünü dökebiliyordu. Yazın sinekten kokudan geçilmez kışında taşmaması gerekirken taşardı. Su çekildiğinde ise o kanalın içinde oluşan manzara akıllara zarar olurdu. Bebek bezinden tutunda sebze meyve artıklarına kadar hatta eski ev eşyaları, tahta parçaları falan bile oralardan eksik olmazdı. Ancak birkaç kez oradan geçmiş olmama rağmen bütün bunları net olarak görebilmiştim. Gelmiş geçmiş belediye başkanlarının düşlerini süslerdi bu kanal, üzerine şunu yaparız bunu yaparız bu şekilde değerlendiririz diye seçim öncesi vaatlere de bulunurlardı sonrada “bizim işimiz değilmiş devlet su işleri ilgileniyormuş” diye üstlerinden atarlardı sorumluluğu. Hep düşünürüm insanlar bilmedikleri şeyleri neden öğrenmeden vaat verirler? Arkası Yarın

Günün Sözü

Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here