Gündemden Ufak Bir Bukle…

0
48

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Gündem yine tıklım, tıklım kalabalık… Bir tarafta Regaip kandili kutlamaları, bir tarafta çocuk tacizcilerine verilecek cezalar ve idam tartışmaları, bir tarafta yeni yöntem öldürme parçalama ve yakma cinayetleri, bir tarafta basın özgürlüğü günü kutlamaları, bir tarafta kişisel sıkıntılarımız ve kentsel sorunlarımız. Ve daha bir sürü şey…

& & & & &

Arkadaşlarımla dün çocuk tacizcilerine ve öldürenlere verilecek cezaları tartıştık. İdam mı, hadım etmek mi ağırlaştırılmış hapis cezası mı, dedik. Kimimiz kesinlikle hadım etmek dedi. Ki bendenizde buna katılıyorum. Kimimiz idam edilmeli dedi ama geçenlerde iğne ile idam edilen bir mahkumun görüntüleri nette yayınlanınca  ondan anında vazgeçtik korkunç bir şeydi. Ağırlaştırılmış Mahkûmiyete gelince  ki şimdi uygulanan o. Bir yaşındaki bebeğe tecavüz eden üvey babanın başına gelenleri de  okuyunca…

Olmaz böyle şey dedik. İnsanlık vahşileşmiş diye düşündük. Ve bendeniz asla bir tecavüzün  cezasının toplu tecavüz olduğunu düşünmüyorum ve desteklemiyorum. Arkadaşlarımdan biri, çarmıha gerilmeli  çıplak olarak ve yol kenarına asılmalı hani filmlerdeki gibi martılar ve kuşlar yavaş, yavaş  gagalasın bu görüntülerde aynı zamanda ibret olsun. Ceza senaryoları bir başka tüyleri ürperten şiddet ve vahşet ve hep düşünürüm bunca vahşi cezalar verince kendimizi aslında iyi algılayabilir miyiz? Bendeniz asla ve katha olmam.

Bir sürü iç bulandıran tüyleri diken, diken konular döküldü masaya yüreği olan konuşsun türünden. Bendenizin içi “hadımlık” derken bile  bulanıyor. Ve düşünüyorum ki bunca soğukkanlılıkla cinayetleri işleyenler, çocukları taciz edenler normal insanlar değildir. Yani genç bir insan nasıl bir çocuğu vahşice ağza bile alınamayacak yöntemlere öldürebilir? Bunu düşünemiyorum bile bunlar tedaviye bile yanıt vermeyecek kadar hasta, umutsuz vakalar diye düşünüyorum. Onları tedavi edebilecek  bir yöntem var mı onu da bilmiyorum.

Ancak bildiğim bir tek şey var. Cezaları tartışıyoruz ama cezayı gerektirecek olayların engellenmesi konusunda  çalışmalar yapmıyoruz. Her yürüyüş yaptığımda “kulaklarım sağır olsun” diye diliyorsam yaratandan bunun nedeni gençliğe adım atan çocukların  ve kocaman  adamların bel altı küfürlerin yürüyüş yaparken çok fazla duymamdır. Bunların ailelerini merak ediyorum öğretmenlerini de. Biliyorum ki aile yapısı hızla bozuluyor çorap söküğü gibi ve dilencilik kültürü artıyor ve var olmayı bel altı küfürlerinin fazlalığın da sanıyor birçok yeni yetme genç ve bazı “bu milletin… koyacağız” diyen zihniyetler ve bunların toplumda hızla artması ve bunlara  hiçbir müeyyide uygulanmaması. Suçlara zemin hazırlamaktır diye düşünüyorum.

Yani güzelim sahilde çimlerin üzerinde top sektiren küfürbaz çocukları ve arkamdan seslerini sakınmadan konuşa, konuşa gelen büyük insanları hemen köşede duran polislere, onları küfür etmek konusunda uyarsın, desem nasıl olur diye düşünüyorum bazen. Sonra hemen vazgeçiyorum. Onları uyarması gereken polis değil çünkü aileleri ve öğretmenleri. Ve iç sesleri. Ve güzel bir şeyler diliyorum onlara çaresizce yoluma devam ediyorum. Ve çaresizlik en baskın duygu her konuda…

Deniz kestaneleri misali söz anlayabileceklere elimizden geldiğinden fazlasını yapıyoruz ama kuşkusuz çok yetersiz herkes güzellikle uyarmayı denese onları, dinlese, psikolojilerini sosyal kültürel ve kapital durumlarını irdelese her şey başka olabilirdi diye düşünüyorum ve yine diyorum ki az gelişmişlik, yoksulluk ve dilenci kültürü hakim oldukça bu vahşi suçların sıklıkla işleneceğini bilmek falcılık  olmasa gerek.

Çöp toplayan çocuklar var. Kendilerinden büyük bisikletleri ve toplama torbaları arasında kaybolan onları sürekli gözlüyorum. Yüzlerinde ciddi ve sevimli bir ifade oluyor çoğunlukla birbirleri ile konuşurken az ve öz buldukları şeyler hakkında konuşuyorlar. Kirli paslı darmadağınık hallerinden bile onların nasıl olduğunu anlayabiliyorsunuz bir işleri var ve bu işi saygıyla ciddiyetle yapıyorlar.  Onları çok seviyorum  onlara saygı duyuyorum. İşlerini kolaylaştırmaya da çalışıyorum çöpleri ayrı, ayrı torbala koyarak. Herkes en azından bunu yapabilir. Onları görünce selam veriyorum nasıl olduklarını soruyorum. Görmeden gelip yanlarından geçip gitmiyorum. Ve bu sözü çok seviyorum ‘Adaleti seven bir insan için her yer emindir’ EPIKTETOS

Sonunda arkadaşlarımızla ceza senaryolarını yazdığımız mekândan bütün senaryoları yırtarak kalkıyoruz. İçimizde derin bir sızı ve acı ile. Korkunç bir başarısızlık duygusu ve korkunç bir çaresizlikle…

& & & & &

Ve yürüyüş yolu şimdilerde çöp ve kir içinde… Sanırım kimse orayı temizlemek  derdinde değil. Zaten çoğunluğu çoluk çocuklu olan Suriyeli mültecilerin ve sorumsuz vatandaşların ellerindeki çekirdek paketleri ile gecenin geç saatlerine dek çekirdek çitleyip kabukları yere  atmalarından oluşuyor. Ve poşetler yemek artıkları kola şişeleri valla dün çok canım sıkıldı görüntüden. Serin nefis bir hava vardı ama etraf kir içindeydi. Ve araç giremez yazan levhanın yanına özelikle bisikletli giremez diye yazan bir levha daha gelmeli, bisikleti araçtan saymayanlar için. Tam kendinizi unutmuş gidiyorsunuz birkaç bisikletli yan yana kavşaktan dönüyor nasıl kaçacağınızı bilemiyorsunuz. Uyarıyorsunuz sizi anlamıyorlar. Ve sevgili okuyucularım şimdilik sağlık ve sevgiyle güzel günler gelecek diye düşünerek hep birlikte kalalım. Yase

Şubat Güneşi

Kız çok uzaklardan geliyormuş gibi  başını omzundan kaldırıp Ahmet’in yüzüne baktı.  Gözleri mahmur yüzü al aldı. Çifte kavrulmuş lokum tadında genizden gelen kısık bir sesle, “Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı!” dedi.

Şuraya bir yatak ser yavaş, yavaş…

Aman karanlığı görmesin gözüm,

Beyaz perdeleri ger yavaş, yavaş…

Sıla burcu, burcu ille ocağım…

Çoluk çocuk hasretinde kucağım

Sana her şeyimi anlatacağım,

Otur başucuma sor yavaş, yavaş.”

Ahmet şaşkın kıza bakıyordu. “Zeynep iyi misin?” Zeynep kıkırdadı başını yeniden gömdü omzuna. “İyiyim tabi” dedi. “Hem de çok iyiyim, uzaklara gittim bir ara  ışık hızı ile geri gelirken de Ömer Hayyam’la Bekir Sıtkı Erdoğan’ı da birlikte getirdim. Sever misin?” Yanıt beklemeden kız kollarını Ahmet’in boynuna sıkıca sardı tatlı, tatlı baktı yakışıklı yüzüne. Ahmet kızın gözlerinin ta içine baktı bir an karanlıktı o gözler ama delice parlıyordu. Aniden  kıza sarıldı yüzünü gözünü her tarafını öpmeye başladı.

“Hey ne yapıyorsun” diye kız kollarından sıyrılmaya çalıştı ama o bırakmadı. Kollarının kıskacını artırıp  onu etkisiz hale getirdi sonrada burnunun ucundan öptü. “Şimdi söyle bakalım küçük cadı neler var o minik başının içinde”  dedi.

Zeynep  ışık hızı  geriye gittiği  gibi, ışık hızı ile de dönmeyi beceri haline getirmişti. Kısacık hayatında en  iyi öğrendiği şey buydu. Ne önünde ne arkasında iz bırakmadan gidip gelebiliyordu zaman mekân gözetmeden. Şimdide göz açıp kapayana kadar  gidip gelmişti. Ahmet, hiç ayrımda bile olmadı kızın başı omzuna gömülü iken geçmişin en acılı zamanına gidip geldiğini. Şu anda gördüğü sadece  kızın esrarengiz güzelliği idi ve bu güzellik karşısında hiçte kayıtsız olmadığı.

Zeynep “Duydun işte Gurbet şiiri geçiyor şu an aklımdan çünkü aslında yorgunum ve şöyle sırt üstü rahatça uzanmak istiyorum şairin dediği gibi. Sana her şeyimi anlatmak için. Sahi yere serecek bir şeyler var mı  öyle sert bir şeyler?”

Ahmet kıza hala sıkı, sıkı sarılmış olduğu halde. “Ne yani yerde mi yatmak istiyorsun” dedi. “Evet ne var ki bunda” dedi  sonrada kendini  Ahmet tin kollarından kurtarıp halının üzerine sırt üstü bıraktı. “oh” dedi “kemiklerim rahatladı valla.” Ahmet kızın cıva gibi kollarından süzülüp kaymasından garip bir boşluk duyarak “E, hep yatıyordun ya zaten!” dedi.

“Ama ateşim vardı ve kırık döküktü her tarafım sana söyledim ama değil mi? Bir çıkalım dışarı bana çok iyi gelecek diye.” “Gerçekten haklıymışsın bilseydim  daha önceden çıkarırdım” kalkıp kızın hemen yanına  yere uzandı. “of soğukmuş ama burası” dedi. “Zeynep çabuk kalk üşüyeceksin.” “Ama ben üşümüyorum, sen mızmızsın diyorum. İnanmıyorsun.” “Zeynep beni kışkırtma istersen” “Şimdi bu tehdit mi yani?” “Hayır neden tehdit olsun ki? Seni nasıl olsa yerden kaldıracağım.” diyerek kızın çırpınmasına aldırmadan  kucakladığı gibi  kaldırıp koltuğun üzerine bıraktı. “Azıcık büyük sözü dinlesen olmaz mı?” diyerek sırtını dönüp ocağa doğru yürüdü. “Zaten sana kızgınım.”

“Ne yaptım ki?” dedi Zeynep şarkı söyler gibi. Ahmet’in bıraktığı yerde hiç kıpırdamadan yatarken… “Sokağa çıkmadan bana söz vermiştin.” “Evet, sen yeter dönelim dediğinde dönecektik değil mi? Sözümde durdum.  Ama yağmurda ıslanmak istediğimi söylemiştim suya basmak istediğimi de. Sen itiraz etmedin ki?” “Ne yani itiraz etseydim beni dinleyecek miydin?” “İtiraz edecek zamanın olsaydı dinlerdim” diye kurnazca yanıt verdi. Zeynep kıs kız gülerek.  Arkası Yarın

Günün Sözü

Herkes insanlığın kötüye gittiğini kabul eder de; Kimse kendisinin kötüye gittiğini kabul etmez.

Tolstoy

Dilini terbiye etmeden önce yüreğini terbiye et; çünkü  söz yürekten gelir dilden çıkar.

Mevlana

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here