Gam Gördün mü Bağışlanma Dile

1
48

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? İnleyen dolap gibi gözlerinden yaşlar saç da can alanında yeşillikler bitsin. Ağlamak istiyorsan gözyaşı dökenlere acı; acınmak istiyorsan sen de acı aşıklara. Mevlana

Gam gördün mü bağışlanma dile;

Çünkü gam, yaptığı işi yaratıcısının buyruğuyla yapar.

Tanrı isterse gamın ta kendisi neşe olur;

Ayak bağının ta kendisi hürlük kesilir.

Ey oğul, gözünü açarsan yumuşaklık suyunun da Tanrı buyruğuyla var olduğunu görürsün, öfke ateşinin de. Mevlana böyle diyor. Ve bendeniz bu sabah düşünüyorum sadece. Ve kıssadan hisseler paylaşmak istiyorum…

& & & & & 

Sultan Murad Han o gün bir hoş”tur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.  Veziriazam Siyavuş Paşa sorar: “Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?”

“Akşam garip bir rüya gördüm.”

“Hayırdır inşallah?..”

“Hayır mı şer mi öğreneceğiz.”

“Nasıl yani?”

“Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.”

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve  gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar; “Kimdir bu?”

Ahali: “Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhusun biri işte!..”

“Nerden biliyorsunuz?”

“Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz…” Bir başkası tafsilata girer; “Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar… Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine..”

Hele yaşlının biri çok öfkelidir.  “İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?”

Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!.. Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu: “Nereye?”

“Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.”

“Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem…  Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.”

“İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.”

“Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.”

“Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?”

“Mollalığa devam… Naaşı kaldırmalıyız en azından.”

“Aman efendim, nasıl kaldırırız?”

“Basbayağı kaldırırız işte.”

“Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini…”

“Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.”

“Şurada bir mahalle mescidi var ama…”

“Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?”

“Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden…”

“Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim…”

Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa… Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur  dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza… Mechul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha… Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

“Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba…”

“Nasıl yani?..”

“Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?”

“Doğru, öyle ya, neyse… Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.”

Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir. “Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.” Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar… Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından…

“Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir… Bizim efendi bir âlemdi, vesselam… Akşamlara kadar nalın yapar… Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!”

“Niye?”

“Ümmeti Muhammed içmesin diye…”

“Hayret…”

“Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek… O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara… Mızraklı ilmihal. Hucceti islam okurdum…”

“Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki…”

“Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe’yi görmeli…”

“Öyle imam kaç tane kaldı şimdi? İşte bu yüzden Nişancı’ya, Sofular’a uzanırdı ya… Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada…”

“Doğru, öyle ya?..”

“Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?”

“Peki o ne dedi?”

“Önce uzun, uzun güldü, sonra; Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?”

Ve kıssalardan hisse alma sabahı bu sabah. Ve şimdilik  sağlık sevgi birlik ve beraberlik içinde kalım diyorum sevgili okuyucularım. Yase

Günün Şiiri

Sakla Beni Anne

Sen ninni söylerken anne

Ak güvercinler evimize

Gelinböcekleri konuyor

Saçımın tellerine

Sen masal söylerken anne

Mor menekşeler açıyor sesinde

Yüzünden kalkan kelebekler

Yavaşça konuyor kirpiklerime

Sen ninni söylerken anne

 

Başucumda mı uykum

Yastığımın altında mı?

Söyle girsinler gözlerime

Söyle şu kedilere anne

Miyavlamasınlar eğri büğrü

Oyuncağımı korkutmasınlar

Girmesinler düşüne

Yumuyor gözlerimi gizli bir el

 

Yüzünü göremiyorum anne

Sar beni sakla beni

Sıcak sevgiler içine

Tavan nere gitti anne

Nere gitti evimizin duvarları

Daya ellerini anneciğim

Kediler düşmesin üstüme

Ali YÜCE

Günün Fıkrası

Bir keresinde, Hoca Akşehir’deki mahkemeye kadı tayin edilir. Bir gün bir adam koşarak mahkemeye gelir ve Hoca’ya: “Farz edelim iki inek mera da dövüştü ve biri öldü, Hoca Efendi. Öldürenin sahibi sorumlu tutulacak mıdır?”

Adamın hilekar gözlerini fark eden Hoca dikkatliydi; “Yerine göre” der, hüküm vermeden.

“Karar vermene yardımcı olabilirim, Hoca Efendi. Senin inek benimkini öldürdü!”

“Bu halde, genel olarak bilindiği gibi inekler hayvandır. Hayvanlara sebep bağlanmadığından dolayı, kesinlikle sorumsuzlardır. Bu yüzden de, sahibi sorumlu tutulamaz!”

“Özür dilerim, Hoca Efendi, dilim sürçtü. Benim inek seninkini öldürdü demek istemiştim!”

Bu haber üzerine, Hoca’nın kanı beynine sıçrar. Sakalını çeker, kalkar ve yeniden oturur; “Bu ilk düşündüğümden daha karmaşık bir durum” der. Memurluğunun tüm ağırbaşlılığıyla katibine döner ve ekler; “Yanında ki rafta duran kara kaplı kitabı ver bakayım!”

Günün Sözü

Birçok insanın korkak olmaya cesareti yoktur.

Bernard SHAW

Konuşmak ihtiyaç olabilir ama susmak bir sanattır.

GOETHE 

1 YORUM

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here