Derviş Olmak…

0
111

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Derviş olmak ne kadar kolay bir şeymiş diye düşünüyorum. Sabah gazetelerinde biraz gezinince, aklılara durgunluk veren olayları, haksızlıkları, vahşetleri ve hiçbir zaman anlayamadığım bir sürü laf kalabalığının anlattığı hiçbir şeyleri okuyunca. İçime bir bıkkınlık geldi aniden… Aslında hiçbir zaman içinde olmadığımızı bildiğim bu hayatın tamda göbeğindeymiş gibi yaşadığımı  sandığım için ve bu yalanı bile bile gerçekmiş gibi algıladığımı hep bilmeme rağmen sanki bugün keşfetmişim gibi sıkılmam da bir garip gelmişti ya bu sabah? Ve bütün bunlar aslında, bu dünyada yaşamaktan vazgeçme eğiliminde olduğumu algılatmıştı, felsefe yapmadan, arkada gözüm olmadan, yalnızca bir derviş olmak istiyorum. Dervişin yolu tek, düşüncesi tek, abası tek, lokması tek… Derviş olup dağlara taşlara yalın ayak kendini vurmak çok daha kolay…

Hiç olmazsa yüzüğünü içerde düşürüp dışarıda arayan Nasrettin hoca fıkrasında olduğumun  bilincinde olup bunu sürdürmeye mecbur algılamayacağım kendimi. Fıkrayı bilirsiniz. Hoca yüzüğünü kaybeder. Ve bahçede aramaya başlar. Komşusu ne arıyorsun hoca diye sorunca yüzüğümü diye yanıt verir; nerde düşürdün? İçerde. Peki ama hoca neden dışarıda arıyorsun? Çünkü içerisi karanlık…

& & & & &

Gece Toktamış Ateş hoca ile bir söyleşi izledim TRT’de. Gözyaşlarımı salmadım, tıkandım ama onlar yinede bir geçit buldu boynuma doğru. Şu dakikalarda cenaze töreni yapılıyor  herkes orada. Ne garip bir dünya… Bu durumdan çok etkilendim  son günlerde hiçbir ölüm beni bu şekilde  etkilemedi dersem yalan olmaz. Belki arka  arkaya  geldiği için her şey, belki, sinirler zayıfladı, belki başka şeyler oldu bilmiyorum Ancak hocayı da bir başka severdim bunu biliyorum ve yakın bulurdum kendime. Bir dost gibi!

Ve sevgili okuyucularım en güzeli bugün şiir okuyalım. Şiir okumak ne dervişliğe aykırı neden karanlıkta bir şey aramaya.

& & & & &

Pülümür’ün Yaşsız Kadını

Pülümürün bir dağ köyünde gördüm onu

yaşını sordum bir giz gibi güldü

kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz

yüzüne baktım bir giz gibi güldü

bir asa vardı elinde

bir solmuş kırallığın

kadifeden harmanisi üzerinde

bir hititliydi o bir selçukluydu

bir ermeniydi bir kürttü

bir türk

yaşını sordum bir giz gibi güldü

koluma girdi bir soylu kadınca

tozlu köy yolunda sürüyerek eteğini

beni tek gözlü sarayına götürdü

köy yapısı kulübesinin

zamanı onda yitirdim ben

yitik zamanlara onda eriştim

en soylu yoksulluğun toprak döşeli sarayında

bir taç gibi kondu başıma Türkiyeliliğim

Bülent ECEVİT

Bu da Öyle Bir Aşk

Sırtımda çıplak
Islak nefesin
Bi gidip bi geliyor

Biz senlen yatmıyoruz ki
Yaşamıyoruz da
Hep yarışıyoruz
Sen mi ben mi
Önce kim
Ölümü öldürecek diye

Can YÜCEL

Akdeniz Yaraşıyor Sana

Akdeniz yaraşıyor sana
Yıldızlar terler ya sen de terliyorsun
Aynı ıslak pırıltı burun kanatlarında
Hiç dinmiyor motorların gürültüsü
Köpekler havlıyor uzaktan
Demin bir çocuk havladı
Fatmanım cumbadan çarşaf silkiyor yine
Ali dumdum anasına sövüyor saatlerdir
Denizi tokmaklıyor balıkçılar
Bu sesler işte sessizliğini büyüten toprak
O sesinin sardunyalar gibi konuşkan sessizliği
Hayatta yattık dün gece
Üstümüzde meltem
Kekik kokuyor ellerim hala
Senle yatmadım sanki
Dağları dolaştım
Ben senden öğrendim deniz yazmayı
Elimden düşmüyor mavi kalem
Bir tirandil çıkar gibi sefere
Okula gidiyor öğretmenim
Ben de ardından açılıyorum
Bir poyraz çizip deftere
Bir ada var sırf ebabil
Dönüyor dönüyor başımda
Senle yaşadığım günler
Gümüş bir çevre oldu ömrüm
Değince güneşine
Neden sonra buldum o kaçakçı mağarasını
Gözlerim kamaşınca senden
Ölüm belki sularından kaçırdığım
O loş suda yıkanmaktır
Durdukça yosundan yeşil
Kulaç attıkça mavi
Ben düzde sanırdım yıkıntım
Örenim alkolik asarım
Mutun doruğundaymışım meğer
Senle çıkınca anladım
Eski Yunan atları var hani
Yeleleri bükümlü
Gün inerken de öyle
Ağaçtan izdüşümleriyle
Yürüyor Balan tepeleri
Yürüyor bölük bölük can
Toplu bir güzelliğe doğru
Kadınım Yaraşıyorsun sen Akdeniz’e

Can YÜCEL

Günün Şiiri

Akdeniz Yaraşıyor Sana

Akdeniz yaraşıyor sana

Yıldızlar terler ya sen de terliyorsun

Aynı ıslak pırıltı burun kanatlarında

Hiç dinmiyor motorların gürültüsü

Köpekler havlıyor uzaktan

Demin çocuk ağladı

Fatmanım cumbadan çarşaf silkiyor yine

Ali dumdum anasına sövüyor saatlerdir

Denizi tokmaklıyor balıkçılar

Bu sesler işte sessizliğini büyüten toprak

O sesinin sardunyalar gibi konuşkan sessizliği

Hayatta yattık dün gece

Üstümüzde meltem

Kekik kokuyor ellerim hala

Senle yatmadım sanki

Dağları dolaştım

Ben senden öğrendim deniz yazmayı

Elimden düşmüyor mavi kalem

Bir tirandil çıkar gibi sefere

Okula gidiyor öğretmenim

Ben de ardından açılıyorum

Bir poyraz çizip deftere

Bir ada var sırf ebabil

Dönüyor dönüyor başımda

Senle yaşadığım günler

Gümüş bir çevre oldu ömrüm

Değince güneşine

Neden sonra buldum o kaçakçı mağarasını

Gözlerim kamaşınca senden

Ölüm belki sularından kaçırdığım

O loş suda yıkanmaktır

Durdukça yosundan yeşil

Kulaç attıkça mavi

Ben düzde sanırdım yıkıntım

Örenim alkolik asarım

Mutun doruğundaymışım meğer

Senle çıkınca anladım

Eski Yunan atları var hani

Yeleleri bükümlü

Gün inerken de öyle

Ağaçtan izdüşümleriyle

Yürüyor Balan tepeleri

Yürüyor bölük bölük can

Toplu bir güzelliğe doğru

Kadınım Yaraşıyorsun sen Akdeniz’e

Can YÜCEL

Günün Fıkrası

Kırk Yıllık Sirke

Bir Arkadaşı Nasrettin Hoca‘ya sormuş; “Hocam sizde kırk yıllık sirke varmış…” Nasrettin Hoca da: “Var” demiş… Arkadaşı: “Biraz versene ilaç yapacağım” demiş… Nasrettin Hoca: “Her isteyene verseydim o sirke kırk yıl durur muydu sence?” demiş…

Günün Sözü

Yalanın dostu, gerçeğin düşmanı çoktur.

D. GIRARDIN

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here