Birkaç Hikâye

0
137

Günaydın sevgili okuyucularım. Nasılsınız bu sabah? Yine elimin yazmaya varmadığı sabahlardan birini yaşıyorum ben ve bu nedenle netten derlediğim birkaç hikaye paylaşmak istiyorum. Yüreğe dokunan hikayeler eminim beğeneceksiniz. Sağlık ve sevgiyle kalın sevgili okuyucularım. Yase

Doktor ve Görev

(Gerçek bir hikâye) Hızlı bir çalışma temposunun ardından saatin beş olduğunu kat nöbetini devretmeye gelen hemşire arkadaşlar sayesinde fark etmiştik. Yoğun bir servisti çalıştığım servis, çocuk servisleri hastanelerin en yoğun ve gürültülü olan servisleridir. Artık günün yoğunluğu geçmiş servis sessiz bir hal almıştı akşam tedavilerini henüz bitirmiş ofiste çay içmeye gitme telaşındaydım. Çünkü o günün ilk çayını içme fırsatı yakaladım diye kendi kendime düşünüyordum. Kep dağılmış saç baş karışmış, yorgun bitkin bir haldeydim tedavi odasından çıktığımda. Aynada kendimi tanıyamadım, ofise geldiğimde hemşire odasının telefonu çalıyordu. Oturduğum yerden büyük bir güçlükle ayağa kalktım ve telefona gittim, karşıdaki ses acilde trafik yaralılarının olduğunu içlerinde çocuklarında bulunduğunu damar bulamadıklarından dolayı acile yardıma gelmemi söylüyordu. Tüm yorgunluğumu unutmuş hızla acil servisine yönelmiştim ki diğer telefonda nöbetçi hekimin icapçı beyin cerrahi hekimiyle gelip gelmeme konusundaki tartışmasını duydum. Nöbetçi hekimin sesi ortalığı çınlatıyordu: “Ne yapalım? Bırakalım ölsün mü bu insanlar? Gelmek zorundasınız! Gittiğiniz davet beni ilgilendirmez! Nöbet değiştirseydiniz çok önemli bir davetti madem. Siz Hipokrat yemini etmediniz mi?”

Konuşma böyle sürüp giderken gelen asansöre binerek koşarak acil servisine gittim. Her yer kan revan içinde, ağlayan, koşuşturan, yakınını bulmaya çalışan bir yığın insan vardı, bu kalabalıkta sağlıklı bir iş nasıl yapılırdı bilmiyordum ama her kez elinden geleni birilerine bakma gayretini gösteriyordu. Acil serviste yatak kalmamış sedyelere insanlar yatırılıp ilk müdahale yapılıncaya kadar bekletiliyor, yetersiz kalan personel yerine hastaları yukarı sevk edilen servise aileleri çıkartıyordu. Onca kazazede içinde başında kimsesi olmayan ama durumu da oldukça ağır 15-17 yas arası bir genç vardı, gerekli müdahalesi yapılmış fakat sevk edildiği beyin cerrahi hekimi henüz görev yerine gelmediği için orada bekletiliyordu. Kendime ait serum ve tedavileri uyguladıktan sonra o çocuğun başına giderek ilgilenmeye çalıştım, şuuru yerindeydi, konuştuklarımı anlıyor fakat cevap veremiyordu. Hayatının son anlarını yaşadığını görüyor ve yalnız olduğu için korkunç derecede üzülüyordum, onu orada yalnız bırakamıyordum.

Zaten ben onunla ilgilenirken acil servis boşalmış tüm hastalar gerekli servislere dağıtılmıştı. Genç iyice kötü olmuştu, ellerimi sımsıkı tutuyordu bırakma dercesine, gözlerinden yaşlar süzüldükçe kendimi bende tutamaz hale gelmiştim, eğildim yanaklarından öptüm. Bırakmayacağım seni sakin ol, üzülme sakın diyordum hiç tanımadığım daha önce hiç görmediğim bu insana anlatılmaz bir yakınlık hissediyor sanki onun acısının aynısını çekiyordum. Çok acı çekiyordu, hem yalnızlığından hem de geçirmiş olduğu beyin travmasından.

Ne kadar süre daha onunla kaldığımı hatırlamıyorum, o artık aramızda değildi bu dünyayı terk etmişti ve ben gelmeyen doktoru suçluyor içimden lanetler yağdırıyordum. Derken beyin cerrahi hekimi gelmişti. Hastanın daha doğrusu henüz ölmüş gencin üzerindeki çarşafı almamı söyledi. Çarşafı kaldırdığımda doktorun hiç bir şey söyleme fırsatı olmadan yere düştüğünü gördüm. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum, yemekli bir davetten gelmişti acaba çok mu sarhoştu ya da kalp krizi mi geçiriyordu diye düşünürken diğer hekim arkadaşları olaya müdahale etmişlerdi bile. Ölen o gencecik insanın babasıydı bu doktor ve kendi evladının tedavisi için çok geç kalmıştı ne yazık ki. Kötü günde oğlunun acısıyla felç geçirmiş ve görevine yeniden dönememişti. Seni yeniden andım KEREM ruhun şad olsun hayattaki bir saatlik dost bana yıllardır yaşattığın tecrübeyle dost kalan dost.

& & & & &

Yüreğinde Büyümek

Okulda birinci sınıf öğrencileri, bir aile fotoğrafı üzerinde tartışıyorlardı. Fotoğraftaki küçük çocuğun saç rengi ailenin öteki bireylerinin saç renginden değişikti…. Öğrencilerden biri o küçük erkek çocuğunun belki de evlat edinilmiş olabileceğini söyledi. Onun bu sözünü duyan Jocelynn Jay adında küçük bir kız öğrenci, birden sesini yükseltti:  “Ben evlat edinme konusunda her şeyi bilirim, çünkü ben de evlatlığım!…” Sınıftaki bir başka öğrenci sordu: “Madem biliyorsun bize de anlatsana… Evlat edinilmek ne demektir?” Jocelyn, kendinden emin bir biçimde bilgisini özetledi: “Annenin karnında değil, yüreğinde büyümüşsün demektir.”

& & & & &

Çocuk Gibi Düşünmek

O gün hava çok kötüydü… Durmadan gök gürlüyor, bardaktan boşanır gibi yağmur yağıyordu… Küçük kız yine de her sabahki gibi annesinin sesiyle uyanmış, kahvaltısını etmiş ve her gün yürüyerek gittiği okuluna doğru yola koyulmuştu… Ancak gökyüzünde şimşekler birbiri ardına ve o kadar gürültüyle çakıyordu ki, küçük kızın annesi “Yavrum bu havada yolda yürürken korkmasın?” diye telaşlandı… Arabasına atladığı gibi yolda kızını aramaya başladı… Derken bir baktı, küçük kızı az ilerdeydi… Minik minik adımlarla yürüyor, ama ne zaman şimşek çaksa durup gökyüzüne bakıyor ve gülümsüyordu… Annesi önce bir anlam veremedi ama kızın niye böyle yaptığını çok merak etmişti, nihayet arabayla ona yaklaşıp sordu: “Yavrum hiç korkmadın mı bu havada yalnız yürümekten? Hem ne zaman şimşek çaksa durup yukarı bakarak öyle ne yapıyorsun?” Küçük kız cevap verdi: “Gülümsüyorum… Çünkü Tanrı fotoğrafımı çekiyor…”

yase-büyümek

& & & & &

Kuyu

Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte. Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm. Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı. Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı. Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek. Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık bakakaldı. Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur. Bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır. Kör kuyuda olsak bile…

Günün Şiiri

Özletiyor Seni Bu Yağmurlar  

Burada yağmur yağıyor
Aralıksız yağıyor günlerdir
Ama sen yine de şemsiyeni
Almadan gel ilk otobüsle

Buğulanan camlara usulca
Yüzünü çiziyorum ki yüzün
Bir yağmur damlası olup
Düşüyor yapraklarına gülün

Güller de bozamıyor bu uzun
Karanlık sessizliğini kentin
Anılarını yitiriyor sokaklar
Bezirgânlaşıyor bulvar ışıkları

Tarih de kekemeleşiyor bazan
Ki o zaman aşktır tek bilici
Aşksa yürümek gibi bir şey
Duyabilmek kuşların gelişini

Anısı bizsek eğer bu kentin
Unuttuğu türküler bizsek
Acıyı rehin bırakıp bir güle
Anımsatmalıyız bunları bir bir

Sonra yürümeliyiz seninle
Sokaklara caddelere çıkmalıyız
Belki bir aşktır bu kentin
Belleğini geri getirecek olan

Burada yağmur yağıyor ama sen
Şemsiyeni almadan gel yine de
Özletiyor bu çılgın sağanak seni
Sırılsıklam özletiyor biliyor musun

Ahmet TELLİ 

Aşklar Mı

Aşklar mı diyordun, anladım

Senin incindiğin benimse

Yollara düştüğümdür yeniden

Biten bir aşk için

Söylenecek söz şu olmalı:

-Güzeldi yine de

Hiç kimse bir aşkı

Onarmaya kalkmasın

Kaybedilmeye değer

En güzel anında bitirilmişse eğer

Ahmet TELLİ 

Günün Fıkrası

İki sarışın, anahtarı içeride unuttukları için arabanın kapısını telle açmaya çalışırlar. Biri diğerine: “Çabuk ol, yağmur başladı, ıslanıyorum” der.

Diğeri bunun üzerine: “Ne fark eder? İçerde de ıslanacaksın…”

“Aaa hakkaten yaa. Bizim arabanın üstü açık…”

Günün Sözü

Yüz’de ısrar etme, “Doksan da olur”. İnsan dediğinde, “Noksan da olur”.Sakın büyüklenme, “Elde neler var”. Bir ben varım deme, “Yoksan da olur”. Hatasız dost arayan, “Dosttan da olur”….

Mevlana

Aynı dili konuşanlar değil, Aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir.

Mevlana

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here