Ayrılık Zamanı…

0
60

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız  bu sabah? Bizler yoğun bir güne uyandık bu sabah. Evin bütün odalarında, açık valizler, ortaya dökülmüş giysiler, sağa sola dağılmış kitaplar öylece durmuş toplanmayı bekliyor… Yaz geçti, okullar açıldı, bayramlar bitti şimdi  son gelen konukların ayrılık zamanı geldi ve bu sabah evden ayrılma zamanı işte. Her ayrılık bir sıkıntı, bir üzüntü bendeniz için.

Evet kocaman bir liman yüreğim evim. Uzaktan gelen, sıkıntıda olan, derdi tasası kendini aşan gelir ve demir atar yamacıma birlikte sayılı günler yaşarız. Bazen zamana yetişiriz ama çok zaman kaçar gider önümüzden. Kaçıp giden zamana çok içerleriz, çünkü buruk ve kırık ayrılık demektir bizim için ve zaman aslında hiçbir zaman yeterli değildir ayrılmak zorunda olanlara.

“Zamanı gelen gider” diyoruz. “Önünde duramazsınız peki kim bu zamanı belirleyen? Günler, saatler aylar mı, yoksa yürek mi?

Bazen o, bazen o, bazen ikisi birden. Ama hangisi olursa olsun sonuçta yürek ağır ve hımbıldır her ayrılık  öncesi ve sonrası. Ve akıl, ah aklımı seveyim o olmazsa garip yüreğim ne yapardı.

Şimdi olduğu gibi iniltisini kimse duymasın diye sımsıkı kapardı ağzını, dişleri kenetlenir birbirine sanki bir şey yokmuş gibi sessiz ve dalgın izlere, etraf dağılmış eşyaların valizlere doldurulmasını. Eski bagaj fişleri koparılıp masanın üzerindeki kaseye atılır, buruşuk gazeteler mendiler falan. Her zaman illa bazı şeyleler unutulur… Peki insan neden unutur? Unutur çünkü -kendimden biliyorum- tamamen yitmek istemez konaklamakta olduğu yerden illa ondan bir şeyler kalsın ister ardında. Bilinçli ya da bilinçsiz…

“Sonra göndeririz” deriz. Sevinerek aslında bizimde hoşumuza gider. Gidenden bir şeylerin ardında kalması… Ve aslında ve kısaca her ayrılık, depresyon demektir bendeniz için. Ve içimdeki limanı yok etmek dürtüsüdür!

Kardeşim dolanıyor şimdi dışarıda, nar ağacının resimlerini çekiyor nihayet nar ağacım bir meyve verdi şimdi onun büyümesini bekliyoruz. Her sabah ve akşam ilk işimiz onu sevmek, sulamak ve okşamak tatlı sözlerle.

Resimleri götürecek yanında, belki bir daha geldiğinde onun yerine birçok nar bebeği görecek, kim bilir? Valizler toplandı, alınacaklar alındı, şimdi dışarıda bazı işler var. Hoşça kalın denecek arkadaşlar. Yıkık dökük yara bere içinde olan sevgili İskenderun’a şöyle bir bakmak var. İlk görüyormuş gibi.

& & & & &

Ve türbana sardık gündemimizi, sanki başka derdimiz yokmuş gibi. Her yerde türban polemiği yapılıyor. Mecliste kadınlar ayakta haklı olarak. Ne oluyor bu erkeklere ki kadınlar ve giysileri ile bozmuşlar kafayı. Ve bizimle gündem oluşturuyorlar? Biz onlara karışıyor muyuz? Gündem oluşturuyor muyuz?

Yazık eğer bir birbirimizi diklemeye son vermezsek, seçim yarışına girdiğimiz bu kısıtlı zamanı boşa harcamış olacağız ve atı alan Üsküdar’ı geçecek.

Ve keşke insanlar artık bilseler ki akıl başta, saçta değil. Ve takva giysisi bütün giysilerden güzeldir. Ve herkes istediği gibi toplumu germeden -ki toplumda gerilmek için sürekli aranır başka işi yok ya- istediğini giyebilir  ya da giymeyebilir. Giysiye takmak kafayı, bu ortamda sadece gündem oluşturmaya çalışmak ve paye vermektir diye düşünüyorum.

Ve paye verenlerden olmamak için yazımı burada kesip kardeşimle sayılı saatlerimi doldurmak istiyorum. Şimdilik sağlık, sevgi, birlik ve beraberlikle hep birlikte kalalım diyorum sevgili okuyucularım. Yase

Ve bir kıssa okuyalım birlikte ne dersiniz?

& & & & &

Kötü Huy Diken Gibidir

Mevlânâ hazretleri, Mesnevi’de kötü huyun insanın nefsine ve çevresine nasıl bir eziyet yaptığı hakkında şöyle bir hikaye anlatır: Huysuz adamın biri bir gün herkesin gelip geçtiği yol üzerine dikenli çalılar diker. Yoldan geçenler her ne kadar “Bunları buradan sök at” dese de o bunların hiçbirine kulak asmaz. Yine kendi bildiğini okur. O dikenli çalılar büyür yoldan geçen halkın ayağına takılır, onlara eziyet eder. O yoldan geçenler perişan olur. Bu durum valiye kadar intikal edince vali onu yanına çağırır. Dikenleri sökmesi için emreder. O da sökerim diye söz verir; ama bugün yarın diye ertelemeye devam eder. Ne sökmem der ne de sökmeye teşebbüs eder.

Bir gün vali onu yanına çağırır; “Verdiği sözde durmayan adam, emrimi uygula!” diye sıkı sıkı tembihler. Ağır ikazlarda bulunur. Çalıları diken huysuz adam da şöyle der: “Önümde hayli günler var. Merak etme nasıl olsa günün birinde sökerim.” Vali ise çabuk olmasını söyler ve onu uyarmaya devam eder. Ama adam sözden anlamaz. Dikenler de kök salıp büyümeye devam eder. Mevlânâ, hikayenin bu kısmında bir işi yarına ertelerken zamanın su gibi akıp gittiğini söylüyor ve; “Her gün sen yarın bu işi görürüm diyorsun ama günler geçip gittikçe o dikenler daha da kuvvetleniyor. Onu sökecek olan da ihtiyarlıyor, kuvvetten düşüyor. Sen de her bir kötü huyunu bir diken bil. O dikenler kaç keredir senin ayaklarına battı. Kaç kere oldu seni kötü huyun yaraladı. Sen kendi tabiatından hastalandın da duygusuzluğun yüzünden habersizsin. Çirkin huyunun da başkalarını rahatsız ettiğini bilmiyorsun. Sen şu dikeni gülfidanı haline getir. Gülfidanı ile onu aşıla. Böylece sendeki dikenler gülfidanı haline gelsin. Eğer sen de şerri gidermek istiyorsan, ateşin gönlüne hakkın rahmet suyunu dök.”

Mevlânâ, burada nefsinin kötü arzularına düşmeyi dert edinmeye dikkat çekiyor ve diyor ki: “Nefsinin ateşi söndüren sonra, gönül bahçesine dikersen biter. Laleler, ak güller, güzel kokulu çiçekler yetişir. Sözün kısası; işini yarına bırakma. Çabuk tövbe et de istiğfarı yarına bırakma. Yıl geçti ekin vakti geldiğinde sende yüz karalığından başka bir şey kalmaz.

Beden ağacının köküne kurt düştü. Onu söküp ateşe atmak, kulluk yaparak iyi işlerle onu öldürmek gerek.”

Günün Şiiri

Ayrılık Hediyesi

şimdi saat sensizliğin ertesi
yıldız dolmuş gökyüzü ay-aydın
avutulmuş çocuklar çoktan sustu
bir ben kaldım tenhasında gecenin
avutulmamış bir ben…

şimdi gözlerime ağlamayı öğrettim
ki bu yaşlar
utangaç boynunun kolyesi olsun
bu da benden sana
ayrılığın hediyesi olsun

soytarılık etmeden güldürebilmek seni
ekmek çalmadan doyurabilmek
ve haksızlık etmeden doğan güneşe
bütün aydınlıkları içine süzebilmek gibi
mülteci isteklerim oldu ara sıra, biliyorsun..
şimdi iyi niyetlerimi
bir bir yargılayıp asıyorum
bu son olsun be..bu son olsun!
bu da benim sana
ayrılırken mazeretim olsun!

şimdi saat yokluğunun belası
sensiz gelen sabaha günaydın!
işi-gücü olanlar çoktan gitti
bir ben kaldım voltasında sensizliğin
hiç uyumamış bir ben…

şimdi dişlerimi sıkıp
dudaklarıma kanamayı öğrettim
ki bu kızıl damlalar
körpe yanağında bir veda busesi olsun
bu da benden sana
heba edilmiş bir aşkın
son nefesi olsun…

kafamı duvara vurmadan
tanıyabilmek seni
beyninin içindekileri anlayabilmek
ve yitirmeden, yüzündeki anlık tebessümü
bütün saatleri öylece durdurabilmek için
çıldırasıya paraladım kendimi
lanet olsun!
artık sigarayı üç pakete çıkardım günde
olsun be! ne olacaksa olsun!
bu da benim sana
ayrılırken şikayetim olsun

(gözyaşım utangaç boynunun inciden kolyesi olsun her damla vefasız teninde bir veda busesi olsun isterim sende ben gibi yan ömrüne hep ağla hep ağla bu benden son dua bu benden ayrılık hediyesi olsun…)

Yusuf HAYALOĞLU

Günün Sözü

Akılsızlar hırsızların en zararlılarıdır: Zamanınızı ve neşenizi çalarlar.

J. W. Von GOETHE

İnsanın bir şeyi öğrenebilmesi için her şeyden önce o şeyi sevmesi gerekir.

J. W. Von GOETHE

Tevazu ile konuşmayan bir kişi, zamanla bununla ilgili bütün kelimeleri de tamamıyla unutabilir.

KONFÜÇYÜS

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here