Dr. Öğretim Görevlisi ‘necmi cemal’…
Ben Olsaydım Ne Yapardım?
“Yıldız yatağından kalkar bu aşkı duysa…” Ama bazı şehirlerde yıldızlar düşüyorsa orada mesele gökyüzü değil, yeryüzünde alınmayan kararlardır. Dün iki çocuk bir ağacın altında hayatını kaybetti. Bugün herkes konuşuyor. Yarın unutulacak. İşte tam bu noktada sorulması gereken soru şu: Ben olsaydım ne yapardım?
Ben olsaydım… Bu olayı bir “haber” olarak görmezdim. Bir sistem açığı olarak tanımlardım. Ve ilk kararım şu olurdu: Bu şehirde kimse, yağmurdan kaçarken nerede duracağını bilmeden yaşamayacak. Ben olsaydım… Parkları sadece yeşil alan olarak değil, risk alanı olarak da okurdum. Her büyük parkta: Yıldırıma karşı güvenli kapalı noktalar, Fırtına anında yönlendirme tabelaları, Acil durum davranışını anlatan sade ama çarpıcı uyarılar olmadan o parkı “tamamlanmış” kabul etmezdim.
Ben olsaydım… “Erken uyarı sistemi”ni bir teknoloji yatırımı değil, hayat kurtarma sistemi olarak kurardım. Fırtına yaklaşırken: sadece telefonlar değil şehrin kendisi konuşur. Sireniyle, anonsuyla, ekranıyla… Çünkü vatandaş son anda öğrenmez. Şehir önceden haber verir.
Ben olsaydım… Okullarda, mahallelerde, meydanlarda “afet eğitimi” değil, davranış refleksi oluştururdum. Çünkü bilgi yetmez. İnsan panikte bildiğini değil, alıştığını yapar. Ben olsaydım… Şehri “güzel görünmek” için değil insanı yaşatmak için tasarlardım. Çünkü estetik hayat kurtarmaz. Ama doğru tasarım kurtarır.
Ve en önemlisi… Ben olsaydım, bu tür ölümleri “doğal afet” başlığına saklamazdım. Açık konuşurdum: Bu tür kayıplar, önlenebilir şehir hatalarıdır. Çünkü mesele şudur: Bir şehirde insanlar yağmurdan kaçarken ölüyorsa, orada eksik olan şey altyapı değil önceliktir.
“Yıldız yatağından kalkar bu aşkı duysa…” Ama biz hâlâ aynı hataları konuşuyorsak… Sorun yıldızların düşmesi değil bizim yerimizden kalkmamamızdır. Ve unutmayalım: Bu mesele sadece bugünün meselesi değil… Dikkat etmezsek, geleceğimiz her fırtınada biraz daha eksilecek. Bazı şehirler yönetilir. Bazı şehirler sadece izler. Ama unutmayalım: İzleyen şehirler… kaybeden şehirlerdir.
Etiket ve Hakikat
İnsan bazen bir kelimeyle anlatılır. Bazen bir meslekle… Bazen bir unvanla… Bazen de tek bir sıfatla. Toplumun pratik bir yolu vardır: Tanımak zor gelir… Etiketlemek kolaydır. Bir isim söylenir. Hemen ardından bir etiket gelir. Bir görüş dile getirilir. Hemen ardından bir etiket yapıştırılır. Bir soru sorulur… Cevap vermek yerine yine bir etiket hazırlanır. Çünkü etiket düşünmeyi kolaylaştırır.
İnsanı anlamaya gerek bırakmaz. Dinlemeye, tartmaya, sorgulamaya… hiç gerek kalmaz. Etiket varsa, dosya kapanmıştır. Oysa insan etiketten ibaret değildir. İnsan, tek bir kalıba sığmayacak kadar derindir. Bir konuda haklı olabilir… Başka bir konuda yanılabilir. Bugün söylediğiyle yarın düşündüğü farklı olabilir. Çünkü insan değişebilen, gelişebilen ve arayan bir varlıktır. Ama etiket buna izin vermez. Etiket sabittir. Kesindir. Ve çoğu zaman yanlıştır.
Etiketlerin en büyük sorunu şudur: Gerçeği anlatmazlar… Sadece sınır çizerler. Bir etiket yapıştırıldığında artık insan konuşulmaz. Etiket konuşur. Sözün yerini sıfatlar alır. Fikirlerin yerini kalıplar… Ve o andan itibaren tartışma bitmez… Çünkü artık tartışılan fikir değildir. Etikettir. Oysa düşünce kolay olanı değil, doğru olanı arar. Ve doğru, çoğu zaman etiketlerin dışında kalır. Tarih boyunca yeni fikirler etiketlere rağmen ortaya çıkmıştır. Çünkü sorgulayan zihin etiketle yetinmez. Sorular sorar… Dinler… Anlamaya çalışır.
Belki de insanın kendine sorması gereken soru şudur: Ben gerçekten dinliyor muyum? Yoksa sadece gördüğüm etikete mi bakıyorum? Çünkü bazen bir etiket, bir insanı anlamaya engel olur. Bazen de bir düşüncenin daha doğmadan susturulmasına sebep olur. Ve o zaman en büyük kayıp şudur: Hakikat kaybolmaz ama duyulamaz.
Belki de gerçek düşünce tam burada başlar: Etiketleri kaldırdığımızda. Çünkü insanı anlamanın yolu ona yapıştırılan sıfatlardan değil ona rağmen duyabilmekten geçer. Ve bazen en büyük yanılgı şudur: Bir insanı tanıdığını sanmak… Sadece ona yapıştırılan etiketi okuyarak. Şehirler de insanlar gibidir… Etiketle değil, anlayarak yönetilir.







