Böyle Bir Şey Hayat

0
16

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Bu sabah hava yumuşak ve hüzün dolu… Rüzgâr yavaştan, yavaştan estiriyor hüznün en yumuşak kadife karanlığını. Balkona çıktım dağlara baktım. Tepelerdeki karlarda hüznün beyazı ile dolu. Duman altında uzanıyor sessiz ve yapayalnız. Garip! Ben hüzünlü değilim. Havanın hüzünlü olması beni nedensiz bir sevince sürüklüyor. Derin, derin içime çekiyorum temiz havayı, soğuğunu iliklerime. Ve bir an yalnızca bir an duruyor her şey… Dejavu yaşıyorum! Evet… Bu anı önceden de yaşadım. Havanın kokusu aynı, rengi aynı, dağların beyazı ve sokakların rüzgârın süpürgesi ile temizlenmiş taştan topraktan kurtulmuş hali. Sabahın erkeni ve etrafta in yok cin yok yalnızca kocaman bir sessizlik… Oh yalnız ve sessizliği dinleyerek bu yumuşak hüzünlü havada yaşıyor olabilmek ne harika bir duygu ya rabbimmm. Şükrediyorum yaşama sevinci veren yaratanıma. Ve ben bunları bir defa daha yaşamışım biliyorum. Yine böyle şükretmiştim..

Sonra… Evet. Bu havalar çocukluğumun havaları! Bu yıl yaşadığımız kışta çocukluğumun kışıydı… İçimdeki çocuk yaşıyor hala! Ve belki bu yüzden her şeye rağmen yaşama sevincimi yitirmemem! Yoksa ne yaşama sevinci barınır ne de yaşama isteği olurdu, gördüklerimiz ve yaşadıklarımız karşısında bu son zamanlarda. Ama hayat işte böyle bir şey… Tam uçurumun kenarına gelirsin bir şey seni geri çeker… Tam mutluluğun doruklarında dolaşırsın uçurumlar seni özler. Hem derin bir umutsuzluk hem derin bir hüzün ve yalnızlık, hem kötü acımasız, vahşi hem de tam tamına bunun karşıtı. Hayat beni korkutmuyor artık. Dayandığım balkon korkuluklarından çekiyorum dirseklerimi, dikleniyorum… Daha derin çekiyorum içime temiz ıslak havayı. Kendimi güçlü ve yenilmez algılıyorum bir gladyatör gibi. Hayatın dayattıklarını göğsümü gere, gere yaşarım. Korkmam hainlerden, korkmam cahillerden, korkmam ön yargıları kırmaktan, vahşetle savaşmaktan.

Ne kadar güzel ve özgür bir şey bu… Evet, kendimi özgür bıraktım bu sabah. Bana bunu yaptıran hava. Ama biliyorum ki hava yalnızca içimde sakladıklarımı ortaya çıkardı. Artık. Savaş başlıyor ve benim savaşım, kafaya takmak zorunda kaldığım bütün incik boncuk tokayla. Zincirlerimi kırdım. Herkese açık kapım… Direnmeyeceğim hiçbir şeye. Ve korkmayacağım hiçbir şeyden. Ve yıkılmayacağım.

İlk önce bana kötülük yapanlara açacağım kapımı… Eskiden olsa kapım kapalı kalırdı onlara, hakkımda bir tek kötü kelime düşünsünler istemediğimden aşırı korumaya alırdım kendimi. Ama şimdi bundan vazgeçiyorum, serbest bırakıyorum kendimi. Bol, bol malzeme bırakacağım onlara kötüye yoracakları ağızlarını açıp gözlerini yumarak konuşacakları. Kafayı bu malzemelerle uzun zaman oyalayacakları… Onlar benimle temizlesinler yüreklerini vicdanlarını. Ellerinin kirini ve yoğun komplekslerini…

Cehaletlerini benimle örtsünler, beni ayaklar altına alıp yüceltsinler adlarını. Sömürsünler bedenimi, aşağılasınlar bilgimi, görgümü, mesleğimi, yeteneğimi, yerleri süpürsünler saçlarımla. Binlerce yıl isterse sövsünler adıma. İnim, inim inletsinler isterlerse, kahretsinler, lime, lime dökülsün isterse etlerim.

Ağzımı açmayacağım. Aman dilenmeyeceğim. Ve malzemeleri yine bırakacağım onlara beni yok ettiklerini sandıkları an işte o an bir hayalet olarak geri döneceğim. Her mekândan giren her an her yerde olan. Ve dileyeceğim ki temizlenmiş olsunlar benimle. Ve mutlu olsunlar. Ve özgürlüğün en alasını yaşayacağım. Camlardan girerek…

Duvarlardan süzülerek. Ne ağırlığım olacak ne hacmim. Ne surat asacağım ne ağlayacağım. Gülümseyeceğim sadece. Titrek olmayacak bedenim, karanlıkları beklemeyecek… Ve havalar bazen içimdeki çocukla karşılaşır ve yelken açar düşler âlemine beni de sürükler yanında. Yase

& & & & &

Gerçek Has

Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı; Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin bir zamanlar çok sevdiğim bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu. İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım. Romantik anlara, küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can atıyorum. Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlığı, evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı. Sonunda kararımı ona da açıkladım: boşanmak istiyordum. Şaşkınlıktan gözleri açılarak ‘niye?’ diye sordu. ‘Gerçekten belli bir sebebi yok’ dedim, ‘sadece yoruldum.’ Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki! Sonunda sordu: ‘seni caydırmak için ne yapabilirim? ‘ Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu. ‘İşte mesele tam da bu’ dedim. ‘Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim. ‘ ‘Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâlolacak. Bunu benim için yapar mısın?’ Yüzümü dikkatle inceledi ve ‘Sana bunun cevabını yarın vereceğim’ dedi. Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu. Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı. ‘Sevgilim’ diye başlıyordu, ‘O çiçeği senin için koparmazdım’ Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim. ‘Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.’ ‘Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.’ ! ‘Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var.’ ‘ın her ayki ziyaretinde sebep olduğu, karnındaki krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım var.’ ‘Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var.’ ! ‘Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında görülmesini istemediğin beyaz telleri ayıklayabilmem, merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var.’ ‘Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem.’ Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu. Göz yaşlarım mektuba düşüyordu. ‘Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.’ Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi. Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim. Bu gerçek aşktı… İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz. Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil… Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz… Ama hep oralarda bir yerdedir. Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi kalır. Hayat tam da böyle bir şeydir.

Günün Şiiri

ACIYLA AKRAN

Burda mayalanan aşkın yedeğinde
Gün vurdu mu yüzünü sulara
Bir haber beklerim sevinçli
Ulaşan mermere, taşa, içerdeki dosta
Usulcacık bir türküye girer gibi
Bir haber; kuşların kanadında

Burda taşrada bir esimlik rüzgar
Üşüttü mü gül yaprağını gizlice
Duyarım yüreğimde sessizce
Geri gelmeyecek örselenmiş gençliğimi

Bir haber döndürebilir beni
Buğulu mavi bozkır günlerime
Sarınıp yıldızlı gecelere, öyle ki
Çekip gidebilirim ipsiz serseri
Çalımsız bir ıslık tutturarak
Kırık dökük dizelerime benzeyen

Burda ırmağın sesinden başka
Yüreğimi uslandıracak kimse kalmadı
Haber gönder, çık gel, acıyla akranım artık
Ağarabilir usulca göğsümdeki karaltı.

Ahmet ADA

Bengi İz

Bir kahkahayla silkindim

dalıp gittiğim mektuptan;

yaşam hep böyle uyarır bizi,

katıksız neşeye dönüşür

altunî bir sesle

en derin kederler;

mutlu bir düşteymiş gibi

zamanın dibinden gülümser,

artık yanaklarından öpemeyeceğimiz

sevgili yüzler.

Budur odaya süzülen mehtabın,

kurumuş eski çeşmenin

açıklayıp durduğu bilgelik ve giz

Sevinç de olgunlaştırır kalbi

acı ve ayrılık gibi;

süzülüp dibe çökeldikçe anılar

anlarız ki

çürüme ve tohum süreçtirler.

Yine de yetmez zaman

gecenin ve kitapların söylediğini çözmeye,

kaç kent, kaç aşk terk edilmiştir;

sinmiştir ölümler

satırlara bir koku gibi;

hep bir şeyler kalmıştır geride

asla unutmak istemediğimiz

Yüzyıllar içre konuşur farklı Yazılar,

solar, yıpranır meşin ve parşömen

bellekte kalır o bengi iz.

Ahmet OKTAY

Günün Fıkrası

İTİBAR

Softanın biri Bektaşi’nin önüne geçti: “-Ey Erenler; iyisin, hoşsun, ilim irfan sahibisin; bir de oruç tutup, namaz kılsan, bizim nazarımızda da itibarın olur o zaman” dedi. Bektaşi gülümseyerek: “-Sizin nazarınızda itibar kazanmak için, tanrı önündeki itibarımı zedeleyemem” dedi.

Günün Sözü

Güçlük kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidi bırakma! Akıllı insan bilir ki, ölümün arkasında bile daha güçlü bir hayat beklemektedir.
Mevlana

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here