Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Bu günlerde altınla yatar kalkar olduk. Gündem sürekli değişiyor, değişmeyen tek şey alım gücünün gittikçe azalması ve her şeye her an gelen zamlar. Altının değerinin yükselmesi, altın alacak gücü olmayanlar için havayla cıva. Valla altın kaç lira olura olsun parası olmayana ne kardeşim? Millet ekmek almak derdindeyken altınının sürekli günün konusu olması ve hala yastık altında diye konuşulması bilmiyorum nasıl bir şey. Allah aşkınıza yastıkların kılıfı yıpranmış onu bile alamayanlar nereye altın saklayacak? Hadi saklamışlar birkaç liracık ülkemiz dünyanın en çok altın madenlerine sahip ülkelerden biri iken ekmeklerinden keserek birkaç liracık biriktirenlerin birikimlerinden medet mi umacağız?
Evet, bir zamanlar altın gerçekten gelecek için, evlenecek çocuklar için, yeni bir ev almak için, yeni bir eşya için birikiyordu. Yani ileriye doğru umudu vardı insanların, şimdi ise yarın için bile hayal kuramayanların emekli maaşı ile geçinemeyenlerin altınla ne işi olabilir ki? Keşke olsaydı doğrusu çok isterdim. Bizim kültürümüzde yastık altı vardı aynen taneyle alış verişin olmadığı gibi, kiloyla alırdık meyve sebzeyi… Şimdi ne gelecek için hayalimiz ne altınımız var. Ne de taneye yetişebiliyoruz! “Eh kendi düşen ağlamaz” demişler diyesim var ama demiyorum valla! Neyse ki altın tutkumuz yok, altından borçlu da değiliz (yani takı falan)
Ve gündemden başımız dönüyor ve nereye yetiştireceğiz bilemiyoruz. Ülke karışık, dünya karışık ve biz gülmeyi unuttuk, mutlu olmayı unuttuk.
“Emekliyi ezdirmeyeceğiz “diyorlar. Ona 20 bini bile çok görüyorlar! Biz seçtik biz meclise gönderdik bizim yerimize konuşsunlar haklarımızı korusunlar diye. Ama onlar mecliste tek kelime bile etmeden aylıklarını alıp birde onu yeterli bulmuyorlar. Tuzu kuru olanlar konuşuyor, yoksulluk sınırında yaşayanlar ile empati yapmaktan çok ama çok uzaklar sanki gerçekten birileri uzayda yaşıyormuş gibi. Ve içerdeki sıkıntılar bitmiyor, gittikçe artıyor gençler okuyor ve evde oturuyor. Çalışanlar da evlenemiyorlar çünkü aldıkları para ev kirasını bile karşılamıyor.
Ve işte Şubat ayı geldi çattı. Ve bizim için sıkıntılar katlanıyor. Hiç unutmadık unutmayacağız ve zaten yaralarımız hala sarılmadığı için sanırım normale dönmemiz bu gidişle daha yıllarca sürecek. Hala her yatağa girdiğimizde aynı saatte uyanıp o mahşer gününü yaşıyoruz. Ve işte şimdi hiç bitmeyen acılar tırmık, tırmık yüreklerimizi yırtmaya devam ediyor. 3 yıl oldu ama içimizi ferahlatacak tek bir gelişme bile yaşanmadı. Birçoğumuz depremde yitirdiğimiz canların mezarlarından bile kuşkuluyuz.
Yüzyılın kıyameti sayılabilecek bu mahşer gününü yüzyıllar sonra bile anımsayacağız yüreğimiz tırmık, tırmık. İçimiz dışımız yıkık dökük. Yazmak bile zor geliyor, keşkelerimiz çok, ah ahımız çok, keşke böyle bir anı yaşamasaydık, içimiz dışımız harabeye dönmeseydi! Ama olan oldu ve sabır yoldaşımız olmak zorunda her şeye rağmen. Ve diliyorum ki Allah bir daha bize bu kıyamet gününü yaşatmasın.

Bütün kayıplarımıza rahmet olsun. Ve biliyorum ki yalnız deprem değil yalnızca yıkan öldüren, o yıkılan binaları yapanlar ve suçlular ve kusurlular cezalarını bulsunlar. Geç gelen adalet adalet değildir. Ancak buna rağmen azıcık rahatlatıcı olabilir.
Ve sevgili okuyucularım içimiz dışımız yıkıntı, yüreğimiz yırtık, tırmık ama gelecek güzel olsun diye uğraşmaya devam edeceğiz, bir köşeye sinmeyeceğiz ve şimdilik sağlıkla, sevgiyle ve her zaman birlik ve beraberlikle kalalım. Yase
ÇARŞI AĞASI
Behlül Dânâ bir gün Harun Reşid’den bir vazife ister. Harun Reşid de ona der ki: “Çarşı-pazar ağalığını, yani denetimini sana veriyorum. Dolaş ve bana çarşı-pazar hakkında bir malumat getir.”
Behlül Dânâ hemen işe koyulur. İlk olarak bir fırına gider. Birkaç ekmek tartar. Hepsi normal ağırlığından noksan gelir. Fırıncıya dönüp; “Hayatından memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocuğun ağız tadıyla yaşayıp gidiyor mu?” diye sorar.
Fırıncı ise bütün bu sorulara menfi olarak cevap verir. Yani hayatta memnun olduğu bir şey yoktur. Behlül bir şey demeden o fırından, bir başka fırına geçer. Orada da birkaç ekmek tartar. Görür ki bütün ekmekler olması gereken ağırlığından daha fazla. Aynı sualleri bu fırının sahibine de sorar. Bütün sorulara müspet cevap alır. Yani fırıncı gayet huzurludur.
Behlül, başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid’in huzuruna çıkıp vazifesini yerine getirdiğini söyler. Harun Reşid der ki: “Behlül, daha yeni vazife verdik sana, ne çabuk bıktın?”
Behlül de şunu îzâh eder: “Efendim, çarşı-pazarın ağası zaten varmış. Benden önce ekmekleri tartmış. Buna göre herkes zaten hesabını ödeyip durmakta. Çarşının başka bir ağaya ihtiyacı yok!..”
Günün Şiiri
DEMEDİM Mİ?
Oraya gitme demedim mi sana,
seni yalnız ben tanırım demedim mi?
Demedim mi bu yokluk yurdunda
hayat çeşmesi ben’im?
Bir gün kızsan bana,
Alsan başını,
Yüz bin yıllık yere gitsen,
dönüp kavuşacağın yer Ben’im demedim mi?
Demedim mi şu görünene razı olma,
demedim mi sana yaraşır otağı kuran Ben’im asıl,
onu süsleyen, bezeyen ben’im demedim mi?
Hz. Mevlana
Günün Fıkrası
Yolcular uçağın yanında otobüsten inmişler.. Bavullarını gösteriyorlar. Bir bakmışlar uçak şirketinin minibüsü yanlarında durmuş. İçinden kaptan pilotla, yardımcı pilot inmişler.. Yolcular fena halde şaşırmışlar.. Nasıl şaşırmasınlar.. Kaptan pilotun elinde bir beyaz baston… Kolunda üç noktalı bant.. Yardımcı pilotun elinde bir köpek tasması.. Tasmanın ucunda bir Köpek.. Sağa sola çarparak öyle ilerliyorlar uçağa.. Günlerden bir nisan değil ama, “Şaka herhalde” demiş yolcular, doluşmuşlar uçağa.. Uçak pistte hızla ilerlemeye başlamış. Yolcuların gözleri camda, uçak hızlanmış.. Yolcular endişelenmeye başlamışlar.. Uçak daha hızlanmış. Pistin sonu hızla yaklaşmaya başlamış.. Uçak iyice hızlanmış.. Bazı yolcular paniklemiş dua etmeye başlamışlar. Uçak son hıza ulaşmış. Bu arada pistin sonuna da ulaşmış. 10 metre sonra betonun bitip çimlerin başladığını gören yolcular dehşet içinde çığlığı basmışlar.. Tam o anda da kaptan pilot levyeyi sonuna kadar çekmiş.. Uçak tam pist biterken tekerleklerini yerden kesmiş, havalanmış. Kaptan pilot arkasına yaslanmış. Derin bir nefes almış ve yardımcı pilota dönmüş: “Biliyor musun?” demiş, “Bir gün çığlık atmayacaklar ve hepimiz öleceğiz!”
Günün Sözü
Aşk; sandığın kadar değil, yandığın kadardır…




