Üzgünüz… Çokkkk

0
80

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Hüzün geldi bütün haşmetti ile yumuşak battaniyesini bir tarafa atmış karabasan gibi çöktü üzerimize. Nereye baksak hüzün, nereye dönsek hüzün, üzüntü, isyan, yoğun elle tutulur bir acı, yakan kavuran. Anneler ağlıyor yanarak can veren minik yavrularına, onlarla birlikte hepimiz ağlıyoruz. Yangın merdiveni varmış ama? İsyandan, acıdan çıldırmak işten değil bu yüzden başsağlığı, sabır dilemekle yetinmek zorundayız, elimizden daha çoğu gelmiyor ne yazık ki. Bu ilk değil sanırım bu vurdumduymaz ve hafızamızın zayıflığı sayesinde biz daha çok yaşarız bu gibi durumları, ders aldık dememize rağmen.

Ve değerli bir sanatçımızı yitirdik. 83 yaşındaki annesi ağlıyor “beni de gömün oğlumla” diye feryat ediyor. Allah sabır versin, dayanma gücü, kolay değil bu yaşta iki oğlunu mezara koymak. Biri 32 biri 52 yaşında dünya tontonu babalarının kopyası sanatçılar. Bir Demet Tiyatronun eyvah Necdet’i Erdal Tosun, diyalize gidiyordu erken bir saatti  ama ne oldu, nerden çıktı, o uğursuz araç, takla atarak üzerine geldi  ölüm! Hepimizin hayatında gülümseten, düşündüren bir yeri vardı, önce babalarının sonra iki kardeşin. Erken bir ölüm, Allah rahmet etsin, nur içinde uyusun. Babalarını unutmadık onları da unutmayacağız.

Hepimiz yürekten, üzgün ve kırgınız, sokağa dökülsek de, evde otursak da, haykıra-haykıra ağlasak da, içten içe gözyaşı akıtsak da, çocuklarımıza bakarken gözlerimiz dolsa da, diğer çocukları düşünerek ve gülsek de yeri geldiğinde  yemek yesek   acıktığımızda, yine üzgünüz, yine incinmiş, yine kırılmış… Ve  öfkeden çıldırmış olsak da yine de suskunuz… Çünkü tepkimizi gösterme becerimiz, yalnızca bu kadar! Başkaları bağırır, konuşur, sokağa çıkar, haykırır, onunda tepkisi budur ama üzüntüsü diğerinden az ya da çok değildir. Ancak bir gerçek vardır, tepkiler ne olursa olsun, küçüğünden büyüğüne kadar  hepimiz çok üzgünüz. Ancak ve her şeye rağmen hayat devam ediyor. Ve biz acılarımızla an ve an büyüyoruz.

Ve sağlık, sevgi, birlik ve beraberlik içinde kalalım. Sevgili okuyucularım, ayrımısız, gayrımsız… Yase

& & & & &

Çocuktan Al Haberi

Öğrenciler ders dinlemekten, ödev yapmaktan ve çalışmaktan usanmıştı. Medresede iken, gözleri hocada, kulakları sokaktaydı. Bunalıyor, sokakta oynaşan küçüklerin seslerini duydukça çileden çıkıyorlardı. Ders bitimini sabırsızca bekliyor, biter bitmez sokağa koşuyor, oyuna dalıyorlardı.

Bir gün ders arasında, hocanın en azından bir süre medreseye gelmemsini sağlamak için ne yapabileceklerini konuştular.

İçlerinden biri, “Arkadaşlar…” dedi. “Hocamız hastalansa mesela, şöyle bir hafta gelmese… Hı, nasıl olur?” dedi. Öteki, “Adam taş gibi!” dedi. “Hiç hastalanmaya niyeti yok!”

Cin fikirli biri, “Ama her an olabilir bu!” dedi. “Benim bir önerim var.” deyince, ötekiler atıldı, “Nedir, anlat hele…” Ertesi gün derse erkenden girdiler. Hocayı beklemeye başladılar. Hoca girer girmez, biri, “Hayrola hocam…” dedi. “Hasta mısınız? Yüzünüz sapsarı!” diye sordu.

Hoca, “Yoo..” dedi. “Allah’a şükür hiçbir şeyim yok, gayet iyiyim.” “Bilmem!” dedi öğrenci. “Ama kötü görünüyorsunuz .” Hoca kuşkulanmaya başladı. Az sonra, derse geç kalan bir başka öğrenci girdi. İzin istedi, “Hadi geç.” dedi hoca. “Bir daha olmasın ama!”

Çocuk yerine geçerken, şaşırmış gibi bakınca yüzüne, Hoca, “Ne oldu, niye bakıyorsun?” diye sordu. Çocuk, “Hocam geçmiş olsun rahatsız mısınız?” diye sorunca Hoca’nın vehmi arttı, “Niye?” diye sordu. “Kötü mü görünüyorum?”

Çocuk, “Hocam kötü de söz mü, basbayağı hastasınız siz!” Sonra sırayla bir başka, öteki, diğeri, beriki derken Hoca da inandı hasta olduğuna. Kendi kendine, “Allah Allah…” diye mırıldandı. “Yahu sabah hanım nasıl fark etmedi yüzümdeki solgunluğu. Tabi ya, aklı başında değil ki… Beni düşündüğü mü var, kendi derdinde kadın.”

yase-öğretmenler

Yine de derse başladı ama kaygı içinde ne anlattığını ne dinlediğini bilemedi. Çocuklar alışılmışın aksine gürültü yaptı, kafasını kazan gibi şişirmişlerdi. Akşam eve dönerken Hoca artık kendini hasta hissediyordu. Eşini payladı, “Kör müsün!” dedi. “Herkes yüzümün sararmış solmuş halini gördü de sen görmedin? Çabuk yatağımı hazırla, ayakta duracak halim kalmadı!”

Kadın, “Ayol senin bir şeyin yok, istersen getireyim aynayı bak, boşuna vehimlenmişsin!” dediyse de inandıramadı. Hoca, abartarak, “Daha konuşuyor, ser şu yatağımı, baksana bedenim tir tir titriyor” dedi. Karısı yatağını hazırladı. Yattı, yorgunluktan başını yastığa koyar koymaz uyudu.

Çocuklar sabah bayram sevinci içinde herkese söyleyip, yaydılar Hoca’nın hasta olduğunu. Akın akın ziyaretine koştu insanlar, “Allah Allah yahu yeni haberimiz oldu, hayırdır neyin var, geçmiş olsun” dediler.

Hoca, “Yahu sormayın benim de haberim yoktu, çocuklar fark etti, meğer bayağı hastaymışım!” dedi.

Kaynak: Hikmet Öyküleri Kitabı-Timaş Yayınları

Günün Şiiri

Sonbahar Şiirleri

28 Ekim 1945

Itır saksısında art

Sevgilim,

yaş kemâlini buldu.

Bana öyle

Uzaktaki şehrimin damları üzerinden

ve Marmara denizinin an koku,

denizlerde uğultular

ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar…

dibinden geçip

sonbahar topraklarını aşarak

olgun ve ıslak

geldi sesin.

Bu, üç dakikalık bir zamandı.

Sonra, telefon simsiyah kapandı…

20 Kasım 1945

Saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da

ovada güz nadasları yapıldı çoktan,

tohum saçılıyor.

Ve zeytin devşirilmekte.

Bir yandan kışa girilmekte,

bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.

Bense hasretinle dolu

ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü

yatıyorum demirli bir şilep gibi Bursa’da… gelir ki

belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan.

Ama biz hâlâ

güneşin altında el ele yalınayak koşan

hayran gözlü çocuklarız…

Nazım Hikmet Ran

Gece Gelen Telgraf

Gece gelen telgraf

dört heceden ibaretti:

“VEFAT ETTİ.”

İmza yok.

Bu dört hece bile çok.

Bakıyorum duvara:

duvarda bir yara-

duvarda bir resim-

vefat edenin,

elimle çizmişim.

Saat bir.

Saat üç.

Saat beş.

Polis düdükleri, saatler…

Yatağım bozulmamış.

Çekmecemde kağıtlar:

bazıları

onun el yazıları.

Gece gelen telgraf

dört heceden ibaret…

Şafak söküyor-

odam

geceden ibaret.

Avuçlarımda

ellerinin gölgesi dolaşan adam

demir parmaklıklardan gördü son gündüzünü.

Mahpushane doktoru

örterek paltosuyla upuzun yatanın yüzünü:

– Tamam!

dedi.

Bunu belki evvelki akşam

dedi.

Evvelki akşam

ben……

Satıcılar geçiyor mahalleden.

Bakıyorum

gece gelen

telgrafa.

O mükemmel bir kafa

mükemmel bir yürek,

yumruklarıyla erkek

gözleriyle çocuktu.

Hudutsuz ve Allahsız bir baştı o.

Yoldaştı o..

Düşmanlar kına yaksın

dostlar girsin saflara.

Sen gözyaşı göstermeden ağlayacaksın

gece gelen telgraflara…

Nazım HİKMET

Günün Fıkrası

Azrail Gönderdin

Bektaşi yoksulluktan bıkmış, ellerini açıp dua etmiş: “Allah’ım, şu canımı al da kurtar beni bu sefil dünyadan.”

O sırada yanından geçtiği binanın duvarları yıkılmış. Bektaşi canını zor kurtarmış, ellerini havaya kaldırmış:  “Allah’ım kırk yıldan beri ’bana biraz dünyalık ver’ diye sana dua ettim, beni dinlemedin. Şimdi hemen Azrail gönderdin…”

Günün Sözü

İsterseniz yanlış düşünün, ama her durumda kendi kafanızla düşünün.

Doris Lessing

Kelimelerin gücünü anlamadan, insanların gücünü anlayamazsın.

Confucius

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here