Şehir Dinlemeden Yönetilmez

0
2

Dr. Öğretim Üyesi ‘necmi cemal’

Geçtiğimiz gün bir jeneratör üretim fabrikasındaydım. Sakarya’da. Ama firmanın kökleri bu coğrafyanın çok uzağında değil. Sohbet ilerledi. Konu ister istemez yerel yönetime geldi. Karşımdaki isim, bir belediye başkanını tanıdığını, hatta “çok başarılı” bulduğunu söyledi. Kalabalık bir ortamdı. Yaklaşık on yedi kişilik bir toplantıydı.

Ben farklı düşündüğümü söyledim. Kısa ve netti: “Bence yapılanlar işten çok şov…” Bu değerlendirmeyi yaparken beni dinleyenlerin çoğu, en üst yönetici konumundaki beyefendi dâhil, doğal olarak geçmişime dair bir ön kabulle hareket ediyordu. Açık söyleyeyim; geçmişime pek bakılmış olduğunu sanmıyorum. Bakılmamış da olabilir. Zamanı olmamıştır, gerek duymamıştır.

Oysa belediyeciliğe konsantre olduğumu, akıllı şehirler, sakin şehir yaklaşımları gibi güncel başlıklarda, ülkede basmadık toprak bırakmamış biri olma özelliğim temelinde; kentin kendi özelliklerine göre önceliklerin nasıl belirlenmesi gerektiği, hangi şehre hangi projenin yakışacağı, hangi işin neden yapılmaması gerektiği üzerine yıllardır düşünen ve üreten biri olduğumu bilseydi, belki aynı cümleler bu kadar kolay kurulmazdı.

Ama mesele bu da değil. Asıl mesele, aynı tabloya bakıp bu kadar farklı sonuçlara varabilmek. Ve bence temel fark tam da şurada yatıyor: Bir kenti iyi okumadan, o şehirde size oy vermiş olanları değil; oy vermemiş olanları, hatta hiçbir şartta oy vermemeye devam edecek olanları bile dinlemeden yapılan her çalışma; anlamlı olmaz, kalıcı olmaz, en önemlisi de sahiplenilmez.

Çünkü şehirler sadece alkışlayanlardan ibaret değildir. Sessiz kalanlar vardır. Küsenler vardır. Umudunu kesmiş olanlar vardır. Gerçek şehir okuması; mikrofonu sevenlerin değil, mikrofonu hiç eline almayanların ne düşündüğünü anlayabilmektir.

Bugün yerel yönetimde en sık yapılan hata şudur: Faaliyet çoktur, görünürlük yüksektir, afiş boldur… Ama şehirle kurulan duygusal ve zihinsel bağ zayıftır. Bir açılış yapılır, fotoğraf verilir. Bir temel atılır, video paylaşılır. Ama o işin şehre ne kattığı, hangi ihtiyaca cevap verdiği, kimin hayatını gerçekten kolaylaştırdığı sorusu çoğu zaman cevapsız kalır.

Ben yaşam yolculuğumda; Yunus Emre’den sabrı, Mevlânâ’dan mütevazılığı, Sokrates’ten bildiğim tek şeyin aslında ne kadar az olduğunu, Konfüçyüs’ten bazen susmanın en güçlü söz olduğunu, Hz. Ali’den bilginin insanı büyütmek için değil, eğmek için var olduğunu, İbn Haldun’dan büyük resmi küçük detaylardan okumayı öğrendim.

Ve zamanla şunu fark ettim: İnsan bilgilendikçe büyümüyor, bilakis küçülüyor. Sesi azalıyor, iddiası azalıyor. Ama bu hâl, çoğu zaman yanlış okunuyor. Sessizlik zayıflık sanılıyor. Gösterişten uzak durmak etkisizlikle karıştırılıyor. Şov yapmayanın iş üretmediği düşünülüyor. Oysa şehirler projeyle değil, aidiyetle büyür. Aidiyet de dinlemeden oluşmaz. Bir kentin gerçek gündemi; toplantı salonlarında değil, şeklen değil yürekten, yapmacıksız bir duruşla; pazaryerlerinde, sanayi sitelerinde, ara sokaklarda ve çoğu zaman hiç söylenmeyen cümlelerin arasında saklıdır.

Şehri sadece destekleyenlerin gözünden okursanız, şehrin yarısını zaten baştan kaybedersiniz. Bugün belediyecilik; “ne yaptım”ı anlatma sanatı değil, “neyi neden yapmadım”ı da açıklayabilme cesaretidir. Şov geçicidir. Alkış dağılır. Ama şehir hafızası kalır.

Ve şehir şunu unutmaz: Kendini gerçekten dinleyeni… Şehri dinlemeden yönetmeye kalkarsanız, yapılanlar sadece yapılmış olur. Şehre değmez. Şehre geçmez. Benim itirazım tam da buna.

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here