Ana Yüreği

0
20

Emekli Öğretmen/Suphi ULUSOY

Ana yüreği… Kimileri ana, kimileri de anne, kimileri aşkım ve kimileri de sultan diye hitap ederler. Cennet anaların ayağı altındadır. (Hadis) Ağlarsa anam ağlar… Ah anam ah, vay anam vay… Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz… Resmi işlerde; ana adı, şifrelerde ana adının ilk bir harfini söyle, kimlikte ana adı… Ana kuzusu, analı-babalı büyüsün, anasına bak kızını al gibi örnekleri de çoğaltabiliriz.

Ana ve anne daha çok kullanılmakta olup, gençlerin bazıları aşkım diye de söyleyebiliyorlar. ‘Ana’nın daha samimi, içten, özel, duygulu ve ciğerden söylendiğini düşünüyorum. Ben hiç anne kelimesini kullanamadım, hep ana diye hitap ettim. Ana koruyucudur, affedicidir, gözyaşlarını içine akıtır, yemez yedirir, giymez giydirir. Ana’nın yaptığı beddua kabul olunmaz ama babanın ki kabul olunacağı söylenir. Çünkü ana bir evladın nasıl dünyaya geldiğini, zahmetini en iyi bilen kişidir.

Şimdi ana yüreği ile ilgili bir efsane anlatayım… Vakti zamanında Arabistan’ın sıcak çöllerinde sakin ve küçük bir kasaba varmış. Bu kasabada kendi halinde yaşayan, eşi, devesi ve bir de keçisi olan bedevi bir Arap aile yaşarmış. Arap ülkelerinde deve çok önemlidir; bazıları yarış için, bazıları güreş için, bazıları da eti için deve beslerler. Bizim deveci taşımada kullanarak, kazandığı para ile evini geçindirmeye çalışırmış.

Erkek ve karısı çok yaşlı olup, erkek sık- sık devesini alır, odun taşıyıp pazarda satar veya pazarda başkalarının yüklerini ücreti karşılığında taşırmış. Karısı da keçisini sağar, sütü ile beslenmeye,  geçinmeye çalışırlarmış.

Günlerden bir gün deveci, devesinin yavrusu olacağını öğrenince çok sevinmiş ve bunu eşi ile paylaşmış, çok da sevinmişler, mutlu olmuşlar. Gel zaman git zaman deve yavrulamış, aile çok sevinmiş, artık iki develeri olmuş ama ana deve, yavrusuna hiç kimseyi yaklaştırmıyormuş, “…benim sütüm yavruma yeter, kimse gelmesin…” diye bağırıyormuş.

Yavru deve büyümeye başlamış, aradan birkaç ay geçmiş, artık anasının arkasından koşmaya başlamış. Deveci, devesi ile odun taşımaya gittiği bir gün çok yağmur yağmış, sel ortalığı götürmüş, yer yerinden oynamış, dereler coşmuş… Deveci bu sırada bir köprüden geçmekte iken, yavru devenin ayağı kaymış ve yavru deve dereye düşerek boğulmuş ve ortadan kaybolmuş. Ana deve öyle bir bağırmış ki yer gök inlemiş. Ana yüreği dayanamamış.

Devecinin yapacağı hiçbir şey yokmuş ve evine doğru yol almaya başlamış, sırılsıklam olmuş, devesini eve getirmiş… Ama deve yem yemiyor, su içmiyor, hep bağırıyormuş. Bir zaman sonra bağırmaları da kesmiş. Deveci gene odunlarını yüklemiş ve pazara gidip satmak istemiş. Odunlarını satmış, arkadaşı ile konuşurken dalgınlığına gelmiş ve deve yanından uzaklaşmış. Birde ne görsün; devesi kaybolmuş, bağırmış, çağırmış, ağlamış ama boşuna, deve çoktan gitmiş yok olmuş.

Aradan haftalar, aylar geçmiş, deveci bu sefer pazara süt satmaya gidince, bir de bakmış ne görsün kendi devesi bir başkasının yanında… Yaklaşmış adama sormuş “bu deveyi nereden aldın” diye, adam da “ben bu deveyi bir başkasından aldım” deyince, bizim deveci “bu deve benim!” deyip adamla kavgaya tutuşmuşlar. Bu durumu gören ahali araya girmiş ama ortam gittikçe daha çok kötüye gidince, Kadı’ya gitmeye karar vermişler. Kadı’nın yolunu tutan iki insan, Kadı’ya varmışlar ve sıranın kendilerine gelmesini beklemişler.

Kadı sormuş “bu deve kimin?” Birisi anlatmış bu deve şöyle-şöyle benim demiş. Kadı ikinciye sormuş… “Bu devenin gerçek sahibinin sen olduğunu nasıl ispatlarsın?..” Adam “Kadı Efendi, bu devenin ciğeri yırtıktır, açın bakın yırtık değilse ben parasını vereceğim, yırtıksa bu versin” deyince Kadı çok şaşırmış ve anlat bakalım demiş.

Gerçek sahibi anlatmaya başlamış, “Efendim bu devenin sahibi benim, şöyle ki bunun bir yavrusu vardı, yağmurlu havada köprüden geçerken yavrusu düştü ve ana deve öyle bir bağırdı ki ciğeri yırtıldı…” Kadı inanmış ve deve kesilmiş, bakılmış gerçekten de devenin ciğeri yırtıkmış…

İşte ana böyle bir varlıktır, evladı için canını, ciğerini her şeyini verir. Yavrusu elinden gidince de her şeyini kaybetmiş gibi hayata küser ama gerçek analar için böyledir. Bazı analar gibi yavrusunu sokağa, çöp bidonuna, camiye bırakan, atanlar için değil, onlar insanlıktan çıkan analardır.

Allah kimseye evlat acısı tattırmasın, onu çocuğuyla imtihan etmesin. Evladını cinayette, trafik kazasında, terör olaylarında, miras konularında kaybettirmesin. Ayrıca eşini, kardeşini, abisini de terör ve cinayet ile trafik kazalarında kaybettirmesin.

Bir ana düşünün ki bir veya iki çocuğu var ve 27-30 yaşlarında eşini kaybetmiş, genç yaşta çocuklarını büyütmek için hayatını vermiş, yememiş, yedirmiş ve dul kalarak evine kapanmış, ona yaşamak haram olmuş. Bir ana düşünün oğlunu şehit vermiş, bir kardeş düşünün ağabeyini şehit vermiş ve bir çocuk düşünün babasını veya anasını depremde, kaybetmiş…

Bunlar için anneler günü ne, babalar günü ne? Okulda bir öğrenci baba veya anne dediği zaman, babasız çocuğun psikolojik durumu ne olur? Ya bayramlarda? Artık sizler yorum yapın.

Şehit kardeşi veya kızı, oğlu o şehidin üniformasını giyiyor ve senelerce kokluyor, evinin bir köşesini çocuğunun eşyaları ile müzeye çevirmiş. Boşuna mı demişler “Ağlarsa anam ağlar. Gerisi yalan ağlar…”

Her insana analı babalı büyümek nasip olmaz. Analı babalı sevdiklerinizle nice mutlu yıllara, Ramazan’lara, Bayramlara… Hoşça kalın.

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here