1-Nisan & İnsan… 2-Yeryüzü ile Gökyüzü Arasındaki Direk

0
0

Dr. Öğretim Üyesi ‘necmi cemal’…

Nisan & İnsan

Bir sözcük… Sadece bir harfin yerini değiştiriyorsunuz. Ve bir anda… Bambaşka bir anlam, bambaşka bir duygu, bambaşka bir hatıra beliriveriyor zihninizde.

Nisan… İnsan… Birinde mevsim var, diğerinde hayat. Ama aslında… İkisi de aynı hikâyenin iki farklı yüzü. Nisan geldi mi, toprak konuşmaya başlar. Sessiz sandığınız dallar, bir sabah ansızın yeşile döner. Kuru dediğiniz ağaç, içinden hayat çıkarır. Ve biz her yıl şaşırırız… Sanki ilk kez oluyormuş gibi.

Oysa doğa bize hep aynı şeyi fısıldar: “Zamanı gelince, her şey yeniden başlar.” İnsan da böyledir aslında… Bazen yorulur. Bazen içine kapanır. Bazen susar. Dışarıdan bakarsınız, her şey durmuş gibi görünür. Ama içinde bir yerde… Sessiz bir hazırlık vardır. Tıpkı toprağın altındaki tohum gibi… Görünmez… Ama vazgeçmez.

Nisan, sadece bir ay değildir. Bir hatırlatmadır. Yeniden başlamanın, yeniden denemenin, yeniden inanmanın mümkün olduğunu hatırlatır. İnsana şunu söyler: “Sen de canlanabilirsin…” Şehirler de insanlar gibidir. Uzun süre ihmal edilirse, yorgun düşer. Değeri bilinmezse, sessizleşir. Ama doğru dokunuşla, doğru niyetle, doğru anlayışla yeniden ayağa kalkar. Tıpkı Nisan’da uyanan bir şehir gibi…

Mesele sadece betonu çoğaltmak değil; nefesi çoğaltabilmektir. Bir çocuğun gülüşünde, bir esnafın umudunda, bir gencin hayalinde o canlılığı hissedebilmektir. Çünkü şehir dediğimiz şey aslında insanın kendisidir. Nisan bize doğayı anlatır. İnsan ise… o doğanın içindeki sorumluluğu. Eğer ikisini birlikte okuyabilirsek, işte o zaman gerçek bir dönüşüm başlar. Sessiz… Ama köklü.

Belki de mesele çok basit… Bir harfin yerini değiştirince anlam değişiyorsa… Bir bakış açısını değiştirdiğimizde hayat neden değişmesin? Nisan’ı doğru okuyan, insanı doğru anlar. İnsanı anlayan ise şehri yeniden kurar. Ve o şehirde; sadece hayat değişmez; insanın kendisi değişir.

Yeryüzü ile Gökyüzü Arasındaki Direk

Bazı cümleler vardır, kısa olur. Ama içine bir ömür sığar. Bir arkadaşım, babasını kaybettiğinde şöyle demişti: “Yeryüzü ile gökyüzü arasındaki direğim gitti…” O an anladım… Baba sadece bir insan değildir. Bir evin çatısıdır. Bir ailenin dengesidir. Sessiz ama sarsılmaz bir güvencedir.

Çoğu zaman fark edilmez. Çünkü hep oradadır. Ayaktadır. Varlığı alışkanlığa dönüşür. Ama bir gün O direk çekildiğinde, sadece bir insan eksilmez hayattan. Bir denge gider. Bir güven duygusu gider. Bir “ben yalnız değilim” hissi gider.

İnsan o zaman anlar ayakta duran her şeyin görünmeyen bir dayanağı olduğunu. Baba… Bazen konuşmadan anlatandır. Bazen göstermeden koruyandır. Bazen de uzaktan bakıp “Ben buradayım” diyendir. Ve en çok da… Sen düşerken tutan değil, düşmeyeceğini hissettiren insandır.

İşte bu yüzden… Gittiğinde sadece yokluğu kalmaz. İçinde bir boşluk değil, bir ağırlık oluşur. İnsan o gün büyür… İstemese de büyür. Çünkü artık kendi direği olmak zorundadır.

Ve hayat, her birimize sessizce şunu hatırlatır: Taşıdığın sadece kendin değilsin. Bir aileyi, bir umudu, bir güveni de taşıyorsun. Bu yüzden… Direk olmak, yük olmak değil; emanet taşımaktır. Sağlam durmak, yüksek sesle konuşmakla değil; güven vermekle mümkündür.

Ve unutulmamalıdır ki… Bir yapı, en çok direkleri kadar güçlüdür. İnsan da öyledir… Aile de… Şehir de… Çünkü bazı direkler yıkıldığında, sadece bir ev değil, bir hayatın dengesi değişir.

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here