Dr. Öğretim Üyesi ‘necmi cemal’
Bir dükkândaydım. Boncuk, bijuteri, küçük süsler satan bir esnaf… Sık uğradığım, hâl hatır sorulan yerlerden biri. Yaşlı bir teyze girdi içeri. Boncuklara uzun-uzun baktı. Seçti, ayırdı, paket yaptırdı. Her şey tamam gibiydi. Sonra bir fotoğraf çekti. Birine gönderdi. Cevap gecikmedi: “Çin malı onlar…”
Bir anda yüzü değişti. Boncuklar masada kaldı. Bu kez başka bir soru sordu: “Arabistan’dan gelenlerden yok mu?” Yok denildi. Teyze, hiçbir şey almadan çıktı. İşte o an anladım… Mesele boncuk değildi. Mesele, nereden geldiğine inanıldığıydı.
Bu sahneden sonra anlatan, dükkânın sahibiydi. “Arabistan’da inci yok” dedi. “Oraya da başka ülkelerden gider. Onlar da orijinal değil.” Bir an durdu, sonra ekledi: “Gerçek inci denizin derinliklerinden çıkar. Tanesi yüz bin dolardan başlar. Bir milyona kadar yolu var. O inciyi alacak adam, bu dükkâna mı gelir?”
Haklıydı. Ama mesele yine inci değildi. Dükkân sahibi bir anekdot daha anlattı. Amerika’da rehincilik ve emanetçilik yapan bir tanıdığı varmış. Bir gün genç bir çift gelmiş. Adamın, kadına aldığı inciyi satmak istediklerini söylemişler. Rehinci incelemiş ve demiş ki: “Bu inci orijinal değil. Plastik.” O anda tartışma çıkmış. Sesler yükselmiş. Kısa süre sonra o genç çift yollarını ayırmış. Bir inci… Plastik çıkınca bir ilişki de dağılmış.
Dükkân sahibi sözünü şöyle tamamladı: “Artık bana Arabistan’dan gelen hediyelerin değerini soranlara ‘plastik’ demiyorum. ‘Hediyedir, kutsal yerden gelmiştir. Güle-güle kullanın’ deyip geçiyorum.” Çünkü bazen gerçeği söylemek, incitmekten daha ağır geliyor.
Bugün toplum olarak şunu yapıyoruz: Değeri üretimde değil, etikette arıyoruz. Nereden geldiği söylensin yeter; nasıl üretildiğini sormuyoruz. “Orijinal mi?” demiyoruz, “kutsal mı?” diye bakıyoruz. Gerçeği dile getiren rahatsız, susup geçeni makbul sayıyoruz. Çünkü hakikat huzur bozuyor, hikâye ise herkesin işine geliyor.
Boncuk, doğru cümleyle anlatılınca inci oluyor. İnci, gerçeğiyle kalınca fazla bulunuyor. Ve biz, toplum olarak şuna alışıyoruz: Parlayanı savunmaya, derin olanı sorgulamaya. Sonra da şaşırıyoruz: Neden her şey elimizdeyken hiçbir şeyin değeri kalmıyor?







