Dr. Öğretim Üyesi ‘necmi cemal’
Geçtiğimiz cuma günü okullar tatile girdi. İlkokul, ortaokul, lise… Milli Eğitime bağlı tüm okullar için dönem tatili başladı. Ve daha ilk günden evlerden yükselen ses tanıdık: “Offf… Ne zor işmiş tam gün çocukla ilgilenmek!”
Bu serzenişi bu kez daha çok babalardan duyuyoruz. Çünkü ilk kez bu kadar net fark ediliyor: Çocuk, okuldayken sadece ders görmüyor; ailenin zamanını, evin dengesini, hayatın ritmini de düzenliyor. Çalışan anneler içinse bu dönem, iki haftalık bir tatilden çok, ince hesap yapılması gereken bir dayanıklılık sınavı. Tümü 16 günü kapsayan tatilin, mesai günlerini içeren süresi 10 iş günü. Ve bu satırlar yazılırken henüz sadece bir günü geride kaldı.
Daha şimdiden aynı soru dolaşıyor evlerde: “Bu günler mümkün değil bitmez… değil mi?” Aslında mesele tatilin uzunluğu değil. Mesele, bu zamanın boşluk olarak mı, yoksa fırsat olarak mı görüldüğü.
Evet, bazı şehirlerde büyük ölçekli bilim merkezleri var. Değerli yapılar. Ama genellikle şehrin bir ucunda, ulaşımı sınırlı, kalabalığı yüksek, her çocuğa aynı anda temas etmesi zor alanlar…
Oysa ihtiyaç olan şey, tek bir büyük yapıdan çok, çocuğa yakın, mahalle ölçeğinde, erişilebilir mekânlar. Düşünsenize… Mahallede ya da iki-üç mahallenin ortak noktasında; çocuk nüfusu dikkate alınarak planlanmış, fiziki büyüklüğü buna göre tasarlanmış yapılar olsa…
Sabah hareket, öğlen üretim, öğleden sonra keşif… Sessiz kütüphanesi olan ama hayat dolu, oynatan ama öğreten, eğlendiren ama yormayan alanlar… Üstelik yaş denkliklerine göre planlanmış. İlkokul çocuğu için merak uyandıran, ortaokul için deneme alanı sunan, lise için yön ve yetenek farkındalığı oluşturan içerikler…
Çocuklar yalnızca oyalanmış olmaz. Kendini tanır. Ne yapabildiğini görür. İlgi alanını fark eder. Aileler nefes alır. Anneler suçluluk duymadan işe odaklanır. Babalar ilk kez “zor” dediği yerde sorumluluğun ne demek olduğunu gerçekten hisseder. Ve şehir, sessizce şunu söyler: “Ben bu yükte sizinle varım.”
Daha da güzeli şu olurdu: Bu yapılar geçici değil, süreklilik kazansa… Tatil dönemleri yoğunlaşsa ama yılın geri kalanında da yaşayan alanlar olsa… Çocuklar bir sonraki tatili iple çekse. İkinci gelişlerinde “aynı şeyler” değil, ilk adımın devamı olan daha derin çalışmalarla karşılaşsa.
Yani şehir, çocukla birlikte büyüse… Ama bağ kopmasa…
Çünkü belediyecilik sadece asfalt dökmek değildir. Zamanı okumaktır. Ailenin görünmeyen yükünü fark etmektir. Çocuğun boşluğunu, şehrin imkânıyla doldurabilmektir. Çocukların tatilini ciddiye alan şehir, aslında geleceğini ciddiye alıyordur. Bugünü yönetenler bunu fark etmese de, yarın tam olarak buradan şekillenir.
Bu yazı bir serzeniş değil. Bir hatırlatma. Bir şehir, çocukların evde “eyvah” dedirttiği zamanlarda mahallede “iyi ki” dedirtebiliyorsa, işte orada gerçek belediyecilik başlar. Devamı gelecek. Çünkü bu şehirde, çocukla ilgili konuşulması gereken daha çok mesele var.







